Ulusal Bütünleşme Krizi
Ulusal Bütünleşme Krizi Ulusallaşma sürecine (egemen kültürün, ulusal birliği sağlama ve merkezi otoriteyi güçlendirme çabası) karşı, bazı yerel güçler ve bazı azınlık kültürler, kendi konumlarını, yöresel kültürlerinin ayırt edici özelliklerini, koruma çabasıyla direnç gösterir. Ulusal bütünleşme krizi, çeşitli dinsel, dilsel, ırksal gruplardan, ulusal bir devlet yaratma çabasının güçlüklerini anlatan bir kavramdır. Yaratılmak istenen ulusal kültürle, kolaylıkla bütünleşemeyen güçlü yerel bir kültür geleneği varsa, çatışma kaçınılmazdır.
Ulusal devletin, merkezi otoriteyi sağlama çabasına, çevreye nüfus etme, hükmetme çabasına karşılık, yerel güçler ve azınlık kültürler, kendi ayrıcalıklarını koruma derdindedir. Merkezi otorite karşısında, ayrıcalıklı konumunu kaybetme riski, ülkemize olduğu gibi, bu çatışma ortamını şiddete kaydırabilir.
Modernleşme sürecinde ortaya çıkan toplumsal mobilizasyon, çeşitli yöre ve bölgeler arasında ulaşım ve haberleşmeyi kolaylaştırıcı etkisi ile coğrafi hareketliliği arttırır. Toplumsal modernleşme sürecinde, Deutsch’un dediği gibi; halkın ilgisinin, yerel sorunlardan ulusal sorunlara kaymasına neden olacağından, bu tür eğilimler giderek yok olabileceği gibi, Huntington’a göre toplumsal mobilizasyon, din, dil, etnik gruplarda, grup bilincini geliştirici etki yaratacağından, ulusallaşmaya karşı direnci arttırabilir.
Ulusal Güçlerle-Yerel Güçler Al Gülüm Ver Gülüm Oynuyor
Cumhuriyetimizin ulusallaşma çabalarının, özellikle bazı bölgelerde güçlü dirençle karşılaştığını biliyoruz. Kuşkusuz bu gerilimde, belirli bir azınlık kültürün kendisini koruma çabası kadar, bölge ekonomisini sömüren yerel güçlerin, ayrıcalıklı konumlarını koruma çabası etkilidir.
Bölgede yarı feodal bir üretim biçimi olduğunu biliyoruz. Ekonomi önemli ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Üretim araçları, bölgede büyük aşiret ve ağalık rejiminin kontrolü altındadır. Bölge halkı önemli ölçüde büyük toprak sahiplerinin yanında ırgat olarak çalışmaktadır. Bölge halkının önemli bir kısmının, mevsimlik işçi olarak büyük kentlerde ucuz iş gücü sağladığının da altını çizmek gerekir.
Ulusal güçlerle, yerel güçlerin bir çatışma değil, zımni bir uzlaşma içinde olduklarına kuşku yoktur. Bölge halkının feodal üretim ilişki düzeni içinde sömürülmesi, kentlerde işgücü fazlalığı yaratması bakımından, büyük sermaye lehine bir sonuç yaratığını görmezden gelemeyiz.
Böyle bir yazı kapsamında, masa başında, daha derin analizlere ve çözüm önerilerine yer verecek değiliz. Öncelik, soruna bir başka bakış açısı ile bakılması yönünde ilgi çekmektir. Fakat yine de genel anlamda çözüm için kullanılabileceğini düşündüğümüz bazı somut önerilere de yer vermek isteriz.
Ulusal Birlik Ulusal Pazar’la Gerçeleşir
Ulusal birliği sağlamanın en etkin yolu, “pazarı ortaklaştırmaktır” Yani ulusal ölçekte bölgeler arasında ekonomik bir entegrasyon sağlanmasıdır. Özetle ulusal birlik için “Ulusal Pazar” kurulması bir zorunluluktur. Ulusal pazarı sağlamanın tek koşulu ise, ülkeyi demiryolu ağı ile baştan başa donatmaktır. Demiryolu ağını kurmadan, yani taşımacılığı ucuzlaştırmadan bu tür bir pazar kurulamaz.
Yıllardır eski adıyla Ortak Pazar’a girmek için didinen bir ülkenin, henüz kendi ulusal pazarını ortaklaştıramaması ilginç bir çelişkidir. Demiryolu ağı ile birlikte, Hakkari’de, Muş’ta, Bitlis’te, Ağrı’da Van’da üretilen tarımsal ve hayvansal üretimin ucuz yollarla İstanbul, İzmir, Edirne, Antalya, Trabzon, Zonguldak’a pazarına ulaştırılması, beraberinde batı illerine sıkışıp kalmış sanayi yatırımcısını, doğu ve güney doğu illerine yatırım yapmaya teşvik eder. Çıkar ortaksa, birlikte hareket etme eğilimi güçlenir.
Egemen güçlerin bölgedeki yerel güçlerle zımni bir anlaşması olduğu, aşırı bir iddia olarak kabul edilebilir. Yukarıda da yazdığımız gibi, yıllardır kanayan bu yaraya karşı, hiçbir siyasal partinin, ertelenemez bazı çözüm önerilerine yanaşması bu yöndeki şüphemizi ister istemez somutlaştırıyor. Konu hakkında kalem oynatanların, söz savuranların, en temel çözüm önerilerinden habersiz görünmesi, bu yöndeki kuşkularımızı arttırıyor.
İddia edildiği gibi Terör sorun değil, sonuçtur. Gelişen her toplumsal güce, gücü oranında siyasal iktidarı etkileme şansı ve olanağı sağlayan rejimler, toplusal barış ve istikrarlarını korurlar. Bunu sağlamanın en etkin yolu seçimlerdir. Eğer seçim sistemi, toplumda değişen ve gelişen güç dengelerine, barışçıl yollardan iktidara gelme ve etkileme şansı tanımazsa, şiddete dayalı araçlar devreye girer. Ülkemizde 30 yıldır uygulanan barajlı seçim sisteminin, bazı siyasal, sosyal ve kültürel istemlerin, sisteme barışıl yollarla iletilmesinin önünde ciddi bir engel olduğu görülmelidir.
Yüksek seçim barajlarının gerekçesinin, azınlık kültürlerinin, TBMM’ne girmesinin önüne geçmek olduğunu biliyoruz. Siyasal temsiliyetin önüne geçilerek, teröre yönlendirici bir sonuç yaratmanın hesaplanamadığını düşünmek, hayli saflık olur. Terör ortamının faturasını halk öder. Teröre bulaştırılmış bu sorunun çözümü için, söz konusu edilen önerileri, geçerli ve gerçekçi bulmadığımızı söylemeliyiz.
Terör aracılığı ile istemlerini, siyasal sisteme duyurabilen grupların, elde etmek istediklerini terör aracılığı ile elde edemeyeceklerini bildiklerini varsaymalıyız. Terörün amacının, toplumda yılgınlık yaratmak, devleti toplum üzerine baskı rejimi uygulamanın önünü açıcı, meşrulaştırıcı sonuçlar yaratacağını, terör yoluna başvuranlarda, teröre sadece silah yoluyla karşı koyan güçlerde bilirler.
Terörün sadece şiddete dayalı yöntemlerle önlenemeyeceği açıktır. Bataklığı kurutmadan sivrisinekle uğraşmanın faydasızlığını anlatacak değiliz. Terörün yoğunlaşmasının ardından MHP tarafından ileri sürülen idam cezasının geri getirilmesi, bölgede OHAL ilan edilmesi önerileri, yukarıda ifade etmeye çalıştıklarımızı açıklamaktadır. Terör ortamının, devletin toplum üzerindeki baskısını meşrulaştırıcı önerileri gündeme getirmesi, dönemsel olarak ilgi çekicidir.
Terör uzmanı değiliz ama yılardır sürdürülen terörün dış güçlerce desteklendiği açıktır. Özellikle sınırı bulunan ülkelerden destek almadan, hiçbir terör örgütü varlığını bu kadar uzun sürdüremez. Bölge dışı dış güçlerin, ciddi lojistik ve finans destek sağladığı anlaşılan PKK terör örgütünün, ülkenin demokratikleşmesinin önünü tıkayan bir siyasal rol oynadığı kadar, bölgedeki yerel güçlerin ekonomisi lehine avantaj sağladığını da görmek zorundayız.
Raporun Kime Ne Faydası Var?
Kürt sorunu diye dillerden düşürülmeyen konu, ne zaman gündeme gelse, CHP’liler hep bir ağızdan bağırıyor;
İlk raporu biz yazdık, 1989 yılında yazılmış raporumuz var diye övünüp duruyorlar.
CHP’lilerin, sayın Ecevit’in bölgeyi yerinde gezerek hazırladığı ve DSP’nin 1987 seçim bildirgesinin eki olarak yayınlanan raporu bilmediklerini varsayamayız. Çünkü çocukça bir tavırla ilk biz yazdık diye övündükleri rapor, bu raporun kötü bir kopyasıdır.
Rapor yazmanın, bırakınız sorunu çözmeye anlaşılmasına bile katkı sağlamadığı açıkça ortadadır. Sorunu yerinde ve yerindekilerle görüşmeden, masa başında hazırlanmış raporlar, masa altındaki çöp kutusundaki evrak kadar değer taşırlar.
Muhatap Sorunu
PKK’nın sivil ve siyasi uzantısı görünümündeki son güncel parti BDP, bir süredir, sorunun çözümü için Apo’yu işaret ediyor. Apo’nun durumu ve konumu hayli tartışmalıdır. Bilindiği üzere, kendisinin MİT ajanı olduğu yolundaki iddialar oldukça yaygındır. İktidar partisinin, Apo’yu muhatap almasının sakıncalarına değinmeyeceğim kuşkusuz. Muhatap alsa bile, sorunun çözümlemesine yetmeyeceğine dikkat çekmek isterim. Çünkü hem tartışmalı bir isimdir hem tüm Kürt kökenli yurttaşların bütününü temsil etmediği açıktır.
Sorunun muhatabını bulmanın tek ve geçerli yöntemi, bölge halkının temsiline olanak veren bir seçim sistemidir. Sıfır barajlı bir sistemde, PKK etkisi dışında kalan diğer Kürt kökenli yurttaşlarında temsiliyeti sağlanabileceğinden, muhatap sorunu aşılmış olur. Bu türden bir uygulama, bölgede başka partilerin kurulmasını da özendirecektir. Seçim barajları kaldırılmazsa, Kürt kökenli yurttaşlar, PKK’nın terör odaklı şiddete dayalı baskısı nedeniyle sadece onun işaret ettikleri partiye oy vermeyi, çaresizce sürdüreceklerdir.
Çatışma Yerine Uzlaşma
Barajın kaldırılması, çok partili bir siyasal sistem doğuracağından, koalisyonlar dönemi başlayacak demektir. Koalisyon hükümetleri, çatışmanın uzlaşmaya dönüşmesi demektir. Yönetimde istikrar adına 30 yıldır uygulanan barajlı seçim sistemin, egemen çevrelere sağladığı istikrarlı avantajın farkındayız. Yönetim ne kadar istikrarlı ise, halk o kadar seçeneksiz demektir.
Solda Karanlığa Devam
Bunca yıllık, çok partili siyasi deneyimimize karşın, yönetimde istikrar adına var olan sistemin devamından yana olan, sağda solda birleşme çağrısı yapanlar, halkın temsiliyetini gölgelemeye çalışan, yok sayan anlayışın, bırakınız solculuğunu, ilericiliğini çağdaşlığını bile tartışmayı gereksiz sayarım.
Sol kesimde, Mustafa Sarıgül model kuşatma anlayışı tutmayınca, egemen çevreler yeni bir tezgahla Kemal Kılıçdaroğlu kartını açtılar. Şimdi halkın karşısına sözde halkçı görünümlü bir piyon sürerek, egemen düzenlerini korumayı amaçlıyorlar. Her gün medyada, bir sürü kiralık kalem ve sözcü, benzer bir propaganda tekniği ile tükenmiş umutları, yeni bir piyango biletine tahvil etmeye çalışıyor. Bu kez çıkacak umuduyla, kitleleri oyalamaya, kandırmaya devam ediyorlar. Yeni bir posterle CHP’nin eskimiş yüzü kapatılmaya çalışılıyor. Yerseniz elbet…
Değişmeyecek tek şey, CHP’nin değişemeyeceğidir. Çünkü CHP halkın değil, egemen gücün güdümündeki, devletin partisidir. CHP kuruluşundan buyana, ( Ecevit’li dönem hariç) “merkezi” temsil eder. Gerek etnik, gerekse dinsel içerikli tepkilerin doğma nedeni, merkezin, otoritesini çevreye karşı güçlendirme anlayışının sonucudur. Türk siyasal yaşamını analiz edecek olursak, çevrenin tepkisini örgütleyerek iktidara gelen partilerin giderek merkezileşmesi, çevreden aldıkları oyları kaybetmesine neden olmuşlardır.
Yazımızı, merkeze yanaşmaya çalışarak siyaset yapmaya çalışanlara küçük bir notla bitirelim. Sistemin merkezinde CHP var. CHP’nin ise yerinden kıpırdamaya ne niyeti var ne de böyle bir gücü.
Taşkın Eslek
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Media diyor ki; 4 Nisan günü 12 Eylülcüler yargılanacakmış... |
|
| Devamı... |




Bugün 12 Eylülcüler'i, 12 Eylül anti-demokratik kargaşasını yaratanları yargılama günüymüş... İşit de, inanma !... Duy da, kanma !... Son yıllarda yaşadığımız "ileri-demokrasi" düzeni, siyasetle,
