Osmanlı Yönetimi'nin Analizi
OSMANLI YÖNETİMİ NİN ANALİZİ
Son günlerde gözlemlediğimiz kadarı ile Modern Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin büyük bir şevk, heves ve hatta hayranlıkla Osmanlı hayranlığı içinde hareket etmeğe başlamışlardır. Osmanlıya dönüşüm artık yalaka basın olarak tanımlanan yandaş basın/yayın organlarınca açıktan açığa söylenir oldu. Demokratik kurallar gereği sadece bir seçim dönemi için seçilen bu halk temsilcilerinin kendilerine ebediyen bu ülkenin başında kalacakmış gibi düşünmeleri ve çağı ve zarla zorla da olsa medeni alemi bir ucundan yakalamayı başarmış genç Türk Cumhuriyetini yeniden Osmanlı yaşamına döndürmeye çalışmaları bu ülkeye ve bu halka yapılmış en büyük kötülük olarak kabul edilmelidir. Bu konuda ne demek istediğimizi anlatabilmek için, geçmişte Siyasi Düşünceler tarihinin sayfaları arasında biraz dolaşmak yeterli olacaktır.
Bilindiği gibi tarihçiler ve siyaset yazarları, İbni Haldun’dan devralınan Uzviyetçi teoriye dayanarak(1), Osmanlı Devletinin ömrünü beş kısma ayırmışlardır. Kuruluş (1299-1453), Yükselme (1453-1579), Durma (1579-1683), Gerileme (1683-1792) ve Yıkılış (1792-1922) devreleri(2).
Ortadoğu uzmanı tarihçi Prof. Bernard Lewis’e göre “Osmanlı Devleti, hâkimiyetin kaynağı bakımından yapılan klasik ayrıma göre, despotik olmayan mutlak bir imparatorluktur(3).”
Yine aynı kaynağa göre kuruluşundan düşüşüne kadar Osmanlı İmparatorluğu, İslam gücünün ve inancının ilerlemesine veya savunmasına adanmış bir devlet idi. Osmanlılar, altı yüzyıllık İmparatorluk dönemi içinde, ilk önce, esas itibarıyla başarılı olarak, Avrupa’nın geniş bir kısmında İslam egemenliğini kurma çabasıyla uğraşmıştı. Daha sonra da Batının amansız karşı saldırısını durdurmak, ya da geciktirmek için uzun süreli artçı hareketiyle, hemen hemen devamlı olarak Hıristiyan Batı ile savaş halinde idiler(4).
Osmanlı Devletinin asıl karakteri, teokratik olmasıydı. Bir ailede (Hanedanı Al-i Osman) toplanmış olan hâkimiyet, toplumun dışında ve üstünde, beşeri ve dünyevi olmayan bir kaynaktan geliyordu. “Tanrı”, “Böylece Batıdaki eşlerinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğunda da hâkimiyetin sahibi millet değil, Tanrı idi. Devlet de, milletin siyasi hüviyet ve şahsiyeti değildi. Halk bu sistemde, devletin bir organı değil, sadece pasif bir unsuru idi. “Reaya” çalışır, eker, biçer, asker olur, devletin gelir kaynağını teşkil eder, fakat devlet idaresine katılmazdı. Bu kitle çeşitli milletleri kapsadığı için milletten daha genişti ve Ümmet (Umma) adını almıştı. (5)”
“Osmanlı sultanları, İslam’ın kutsal hukuku Şeriat’a ilk zamanlardan bu yana yüksek bir maddi uygarlığa erişmiş herhangi bir Müslüman devlettekinden daha büyük derecede gerçek bir etkinlik verdiler. Hatta şeriatı devletin etkin hukuku yapmaya, onu bütün ülkede uygulamaya, mahkemelere ve onu yürüten kadılara tam bir otorite ve saygı sağlamaya gerçekten çalışanların ilk kez Osmanlı olduğu bile söylenebilir. (6)”
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, gayesi, yani egemenliğin kimler tarafından ve nasıl kullanılacağı, devletin nasıl idare edileceği, ferdi ve devlete ait kaidelerin tümü hep İslami kaidelerle açıklanmak istenmiştir. Bu esasların bütününe “Şeriat” adı verilmiştir. Şeriat, Tanrı’nın kulları için koymuş olduğu din ve dünya kaidelerinin bütünü olarak kabul edilmiştir(7). Şeriat, devletin gayesini büyük esaslara bağlamıştır; bu esaslar adaleti sağlamak ve İslam âleminin sınırlarını korumaktır. Bir devlet, eğer Müslüman devleti ise, yalnız ve yalnız bu gaye için vardır. Devleti yönetmek, devletin sınırları içinde şeriatın yerine getirilmesidir. Devletin bu ödevini, herkesten önce devletin reisi (Melik, Emir, Padişah) gerçekleştirir. O, Devlet organizmasının beynidir(8). Tipik Osmanlı Hükümdarı aynı zamanda Halifelik gibi dini bir unvana da sahiptir. Bu nedenle iktidarın sınırları uhrevidir (pozitif ve dünyevi değildir). Her alanda son söz Devlet Reisinindir. Bütün Devlet organları ona tabi ve istişari mahiyettedirler. Devlet Reisi, Tanrının kulları olan tebaalarını İslam Devletinin gayelerine ulaştırmakla ödevlidir(9).
Günümüze kadar gelmiş ana görüşlere göre İslam için bu dünya gerçek değildir, yalandır, geçicidir. Asıl olan ilahi dünya, Tanrı’nın dünyasıdır. Her kulun görevi; fani dünyadaki yaşamını mümkün olduğunca şeriat hükümlerine uygun bir şekilde yürüterek gerçek dünyadaki ebedi yaşamı için büyük avantajlar elde etmektir. Bu nedenle, yönetim dâhil bütün yaşam Şer’i Şerife uygun olacaktır. Halife-Sultan’ın vazifesi; kullarının şan, şeref, sevap ve zenginlik dolu bir yaşamın sonunda bu mutlu sona ulaşmasını sağlamaktır. (10)
Bu nedenle, Osmanlı Devleti; dinsel bir devlet değil, askeri güce dayanan saltanat devleti olarak tanımlanabilir. Devletin başındaki hakanlar, kılıcının gücüyle kurduğu ya da yürüttüğü devleti, İslam inanç ve hukukuna göre yürüttüğü takdirde bu, onun Tanrı tarafından hem halife, hem hükümdar olarak seçilmiş bulunduğunun kanıtı olarak kabul edildi. Devlet bir “Askeri Toprak Devleti” (11) halini aldı. Yönetimde üç büyük gücün etkinliği görüldü. Bunlar; saray, ulema ve asker üçlüsü oldu. Halk bunlara katılmadı, sesini duyuramadı, daima geri planda kaldı.(12)
Devletin temel yasasının şeriat olması, zamanla bu konuda yönetime ve yargıya yardımcı olacak, hükümleri tercüme edecek, yorumlayacak ve uygulayacak bilgili insanlara ihtiyaç hissettirdi. Bu ihtiyaç ulema dediğimiz sınıfı ortaya çıkardı. İlim sahibi bu sınıf zamanla kolay yolu tercih etti, uğraşması zor, sonucu dinsel tartışmalarda hoş karşılanmayacak pozitif bilimler yerine uhrevi bilimleri tercih etti ve Batı dünyası ile arada gün geçtikçe büyüyen bir açı oluştu. Koçi Bey, bu sınırın etkinliğini “Şeriat’ın desteği ilim, ilmin desteği ulema idi... Halk, Allah’tan korkanlara muhalefete cesaret edemezdi” sözleriyle özetlemektedir. Ancak ulema, prensip itibarıyla Osmanlı Devletine “Teokratik ve Monarşik” bir şekilden başkasını layık görememiştir(13).
Osmanlı toplum hayatının en hakiki mürşidi ulema idi. Batı’nın “kâfir” olduğunu, matbaanın gâvur icadı olduğunu hep bu sınıf ilan etmiştir(14).
İkinci büyük güç olan askerin fonksiyonu sadece vatanın savunmasıdır, siyasete karışmamalıdır. Bu takdirde siyaset sahnesinde sadece ilmiye sınıfı kalacaktır. Padişah bu sınıfın desteği sayesinde imparatorluğu idare etmelidir(15). İlmiye sınıfı, kendisine daima bir yardımcı olarak Yeniçeri Ocağını bulmuştur. 1826 tarihine kadar durum budur. Bu tarihte, Yeniçeriliğin kaldırılmasına kadar devlet çapında hiçbir harekete, bu iki kuvvetin, bilhassa ilmiyenin tasvibi olmaksızın girişilmemiştir(16). Kendileri hiçbir yenileşme hareketini onaylamadıkları gibi, üçüncü büyük güç olan Saray’dan empoze edilen bütün yeniliklere birlikte karşı çıkmış, teşebbüsler doğmadan boğdurulmuş, yok edilmiştir.
Bu tabloda, demokrasinin gereği olan halkın yönetime katılması, insan hak ve özgürlüklerinin tartışılmasına hiç yer verilmemiştir. 2500 yıl önce (İ.Ö. 4-5 yy.lar) Osmanlı toprakları üzerinde yaşamış olan insanlar, “Monarşi-Oligarşi ve Demokrasi mi en iyi yönetim şeklidir?”(17) tartışması yapabildiği halde, 1700’lü yıllara kadar Osmanlı toplumunda bu konuda hiçbir fikrin ortaya atılmaması oldukça ilginç bir husustur ve aynı zamanda ileride üzerinde geniş ölçüde duracağımız “demokratikleşme hareketlerinde askerlerin neden ön safhalarda göründüğünün” de açık bir izahıdır. Çünkü bu konuda birinci derecede aktif rol oynaması gereken Osmanlı ulema sınıfı; demokratik düşünceye temelde, ruhta, anlayışta karşı olmuştur.
Bu durumda çabalar saraydan gelecektir. Ancak, sarayın demokratik yaşama katkısı bir lütuftan başka bir anlam taşımayacaktır. Halkın yönetime katkısı, hak ve özgürlüklere sahip oluşu, sultanın kullarına verdiği küçük sınırlı bağışlardan ibarettir. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat fermanları ile verilen haklar hiçbir zaman bir halk hareketi ve hatta halkın yönetime katkısının sağlayıcısı olarak kabul edilemeyecektir.
Osmanlı Devleti her ne kadar İslami esaslara uygun yönetiliyorsa da, bünyesinde değişik dinler ve milletleri barındıran bir kurumdur. “Osmanlı İmparatorluğu, İslam hukuku ve geleneğine uygun olarak diğer dinlere karşı hoşgörülüydü. Hıristiyanlar ve Yahudiler genellikle barış ve güvenlik içinde yaşıyorlardı. Fakat kendi toplumlarında, Müslümanlardan ayrı bir şekilde tutuluyorlardı. (18)”
Bu ortamda Halkın durumuna gelince; onu da bir yazarımızın ifadeleriyle şöyle özetlemek mümkündür: “Tanrı’nın ya da insanların açık buyruğu ile, insancıl ve toplumsal idealler beslenmesine izin verilmeyen yerlerde, insanların daha yüksek çıkarların var olduğundan habersiz oldukları için davranışlarını ve yargılarını yalnızca kendi bireysel ve günlük çıkarlarına göre ayarladıkları gözlenmektedir. Bunun sonunda, böyle bir çevrede kişinin bireysel ve günlük çıkarı yaşam normu düzeyine yükselmekte; güzel ve iyi olana karşı saygı duygusunun, ahlakça yükselme isteğinin ve her çeşit yaşam felsefesinin yerini almaktadır. Toplum yaşamı, insanca ideallerle yönlendirilmediği, insan ötesi idealler de dikkate alınmadığı için doğal oluşuma terk edilmiş olarak, istikrarını ve dengesini kişilerin küçük çıkarlarının çatışmasında bulmaktadır. (19)”
Herhalde artık herkes kadrosu tepelemesine ilahiyatçılarla dolu olan ve Anayasa Mahkemesi tarafından “İrticaın Odak noktası” haline getirildiği için cezalandırdığı iktidar partimizin ne yapmak istediği konusunu iyice anlamış olmalıdır. Türkiye AKP’nin yönetiminde hızla 180 derecelik bir dönüşün ilk adımlarını atmaktadır. Ama bu yolun Türk Halkını daha demokratik, daha özgür ve daha mutlu bir yaşantıya götürmesi imkansız gibidir
DİPNOTLAR:
(1) İbni Haldun’a göre Toplum ve Devlet Nedir? Bknz. Murat Sarıca, 100 Soruda Siyasal Düşünceler Tarihi, s.48-50
(2) Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Evreleri, s.5-6 (Yedigün Matbaası, İstanbul-1960)
(3) Aynı Eser, s.7
(4) Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s.12-13 (Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara-1984)
(5) T. Z. Tanaya, age. s.8-9, Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s.23 (Doğu-Batı Yayınları, İstanbul-1978)
(6) B. Lewis, age. s.13
(7) T. Z. Tanaya, age. s.5
(8) Aynı Eser, s.8-9
(9) Aynı Eser, s.9
(10) N. Berkes, age. s.35
(11) T. Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Gelişmeleri, s.280 (İstanbul–1970), Roderic H. Davison, Turkey, s.39-42 (New Jersey-1918): Bernard Lewis, İstanbul and The Civilization of the Otoman Empire, s.51-64 (University of Oklahoma Press-1963)
(12) Koçi Bey Risalesi, s.35 (Ali Kemal Aksüt, İstanbul–1939)
(13) T. Z. Tunaya, Batılılaşma Hareketleri, s.14
(14) Aynı Eser, s.14
(15) Aynı Eser, s.14
(16) Aynı Eser, s.15-17)
(17) The History of Heredotos, s.251 “... for Toke these three forms of goverment-democracy, oligarchy and Monarchy...” (Translated by George Rawlinson, Volume One) Hareket Tarihi s.177-178 (Remzi Kitabevi, İstanbul1989)
(18) Bernard Lewis, age. s.14
(19) Suat Sinanoğlu, Türk Hümanizmi, s.25-26 (TTK, Ankara-1988)
Dr. M. Galip Baysan
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| TBMM Hangi Şartlar İçinde ve nasıl Açıldı |
|
| Devamı... |


