Ortadoğu’nun Jeopolitik ve Jeostratejik Yapısı İçinde İsrail’in Gerçek Gücü-3
ORTADOĞUNUN JEOPOLİTİK VE JEOSTRATEJİK YAPISI İÇİNDEİSRAİL’İN GERÇEK GÜCÜ – 3
1973 Arap-İsrail Savaşından sonra, petrol üreten ülkelerin Batı Dünyasını etkilemek için uyguladığı petrol kısıtlaması sonunda çok fazla artan ( varili 8 dolardan 30 dolara çıkan) fiyatlar nedeniyle Ortadoğu’da biriken yüzlerce milyar dolarlık maddi gücün Batı ülkelerinin iştahını kabarttığını ve bu paraların nasıl geri alınacağının hesaplarının yapıldığını hatırlıyoruz. Bu dönemden sonra Kıbrıs Meselesi dışında Ortadoğu’nun gelecekteki siyasetine hâkim olacak en büyük faktörün bu ekonomik güç olacağı belli olmuştu. Bölge insanları, bu birikim sayesinde pek çok Ortadoğu Halkının azgelişmişlik engelini aşacağını umuyor, savaşın getirdiği acılara rağmen kısmen de olsa garip bir memnuniyet duyuyorlardı.
1970’lerin sonuna doğru bu ülkelerin en önemlilerinden ve İsrail’i tehdit eden Dış Kuşak ülkelerinden Irak ve İran’ın iç siyasi yaşamında, birbirine çok benzer şekilde önemli değişiklikler oldu. Bu olaylar sonucu İran’da, Irakta yeni liderler ortaya çıktı. Şimdi dikkatleri bu liderlerin nasıl ortaya çıktığı veya çıkarıldığı konusu üzerinde yoğunlaştırmak istiyoruz.
Irak’ın Tikrit şehrinde, 1937 yılında doğan Saddam Hüseyin; 1955 yılında Bağdat’a gelerek BAAS Partisine katıldı. Bu Parti ilk defa 1940lı yıllarda, Savaş dönemi içinde, milliyetçi Arap gençleri tarafından kurulmuştu. 1953 yılında”Arap Sosyalist Partisi” ile birleşerek “Arap Sosyalist BAAS Partisi” adını almıştı. Amacı Arap Dünyasını özgürlüğe kavuşturmak ve Sosyalist bir yapı içinde geliştirmekti.
Bu dönemde Saddam, siyasi arenada adını ilk defa 1958 yılında Devlet Başkanı General Abdülkerim Kasım’a karşı yapılan suikast olayında duyurdu. Bu olaydan sonra Irakta kalamadı ve önce Suriye’ye sonra da Lübnan’a geçti ve Beyrut’a yerleşti. Burada yaşarken Amerikan CİA ajanları ile yakın temas kurdu ve onlardan gerekli eğitimi aldı. Lübnan’dan Mısır’a geçen Saddam’ın bu ülkedeki faaliyetleri sırasında sık sık ABD Büyükelçiliğini ziyaret ettiği bilinmekte ve oradan aldığı talimatlara göre faaliyetlerini yürüttüğü tahmin edilmektedir. Aynı günlerde Kahire Üniversitesinde hukuk eğitimi almıştı.
1964 yılında yeniden Irak’a dönen Saddam Hüseyin burada hapse atılmış ve 1967 yılına kadar hapiste kalmıştır.1967 yılında hapisten çıkınca BAAS Partisinin başına geçirildi ve partisinin iktidara geldiği 1968 darbesinde büyük rol oynadı. Parti içinde hızla yükselen Saddam kararlı ve sert uygulamaları ve taviz vermeyen tutum ve davranışları ile dikkati çekmiş ve BAAS Partisinin en önemli bölümü olan “ Devrim Konseyi Kuruluna” girmişti. Böylece Başkan Hasan Bekri iktidarının gerisindeki en önemli güç oldu. Saddam’ın bu önlenemeyen hızlı yükselişi 1979 yılında onu Irak’ın başında tek adam durumuna getirmiştir.1979 yılında bir darbe ile iktidarı ele geçiren Saddam’ın ilk işi muhaliflerine karşı acımasız bir imha kampanyası başlatması olmuştu. Dikkati çeken muhaliflerini kurduğu geniş İstihbarat ağı sayesinde tespit edebiliyor ve acımasızca yok edebiliyordu.
Bundan sonra artık Irak’ın başında Amerikalılar ( bize göre Siyonist Amerikalılar) tarafından özel olarak eğitilmiş, yetiştirilmiş ve desteklenmiş bir diktatör vardır. Yaptığı, yapacağı bütün hareketler masum Irak Halkının lehine olduğu iddiasıyla aleyhine işlemeye başlamıştır. İktidara gelen Saddam, kendisini Cemal Abdülnasırdan beri boş görünen Arap Liderliğine hazırlamaktadır.
*******
İran’da Ruhullah Humeyni; Rıza Şah Pehlevi’ye karşı çıkışı ile tanındı. Dini lider Humeyni 1950 yılında Ayetullah, 1960 yılının başlarında da “Büyük Ayetullah” unvanına sahip oldu. 1962-1963 yıllarında Şah Rıza Pehlevi’nin yaptığı “Toprak Reformu” sırasında bazı dinsel vakıfların emlakine el konmasına şiddetle karşı çıktı. Buna müsamaha gösterilmedi ve tutuklandı. Hükümetin bu tutuklama kararı üzerine bazı çevrelerde kıpırdanmalar, hükümeti protesto eylemleri başladı. Bu hareketlerin daha da büyümesinden endişe eden hükümet; bir yıl kadar sonra 1964 yılında onu hapisten çıkardı ve sürgüne gönderdi. Türkiye’nin Bursa şehrinde kısa bir süre ikamet eden Humeyni daha sonra Irak’ın Şiilerce kutsal sayılan şehri Necef’e yerleşti. Şah rejiminin yarattığı hoşnutsuzluk arttıkça onun da İran Halkı üzerindeki etkinliği artmaya başladı.
6 Ekim 1978’de Irak liderlerinden Saddam Hüseyin’in isteğiyle Irak’ı terk edince Fransa’ya gitti. Paris’in bir banliyö semti Neauphle Le Lhaetace semtine yerleşti. Oradan Şah rejiminin yıkılması ve bir İslam Cumhuriyeti kurulması amacıyla yoğun bir propaganda yapmaya başladı. Mesajları teyp kayıtları ve diğer yayın vasıtaları ile İran Gençlerine ulaştırıldı. Bu çalışmalar geniş bir halk kitlesi üzerine etkili oldu. İran’da hükümet ve Şahlık rejimi hakkındaki şikâyetler gün geçtikçe daha etkili olmaya başladı ve sonunda 16 Ocak 1979’da başta ABD olmak üzere müttefiklerinin tavsiyesine uyan Şah baskılara karşı koyamadı ve ülkesini terk etti. İki hafta sonra 1 Şubat 1979 günü Ayetullah Humeyni büyük gösterilerle ülkesine geri döndü ve İran’da dinsel bir cumhuriyetin temelleri atıldı.
Humeyni’nin görünürdeki politikası, Batı yanlısı dış politikanın terk edilmesi, hem ABD ve hem de Sovyetler Birliğine karşı sert ve uzlaşmaz bir politika uygulanması şeklindeydi. Hatta aynı yılın 4 Kasımında bazı İranlı militanların Tahrandaki ABD Büyükelçiliğini işgal etmesi ve görevlilerin 29 Ocak 1981’e kadar tutuklu bulundurulması bu politikanın hatırlanan en önemli olaylarından biridir.
******
İktidara aynı yıl(1979) gelen bu iki liderin siyasi yaşamları, kısaca incelediğimiz kadarı ile sanki bir şablondan çıkmış gibi birbirine çok benzemektedir. Mevcut yönetime karşı çıkış, yurt içine siyasi faaliyetlerde aktif roller üstlenme, hapse girme ve sürgüne gönderilme, sürgünde iken yabancı örgütlerle temas, propaganda veya siyasi çalışmalarla gerekli siyasi ortamın oluşturulması ve zamanı gelince yönetimi devralma ve ülkede dinsel veya ulusal yeni bir düzenin uygulamaya konulması.
Ülkelerinde büyük kitlelere mal olmuş bu iki liderin aleyhinde konuşmak amacında değiliz, ancak bazı benzerlikleri ortaya koymak ve kamuyu bu konular üzerinde düşünmeye davet etmenin mensubu bulunduğumuz hem Türk ve hem de İslam Âlemi için yapmak mecburiyetinde olduğumuz önemli bir görev olduğuna inanıyoruz. Her iki liderin de özellikle yurt dışında yaşadığı dönemlerde kimlerle temasta bulunduğunu ve bu temaslar sırasında kendilerine yardım bahanesiyle hangi istikametlerde yönlendirildiğini bilemeyiz ama bu safhadan sonra bizim için sonuçları ele almak önem kazanmaktadır. Sonuç; her iki liderin kendi ülkelerinde yönetimi ele geçirmelerinden bir yıl geçmeden birbirleri ile savaşa başlamaları olmuştu.
1980 yılında Iraktan sonra Arap Liderliğini hedef aldığını belirttiğimiz Saddam Hüseyin kurduğu ve elindeki Petro dolarlarla donattığı ve yenilmez zannettiği ordusu ile komşusu İran’a saldırdı. Savaşın ilk günlerinde Şat-El Arab’ı ele geçirmeyi başardıysa da fazla ilerleyemedi. O dönemi hatırladığımız kadarı ile Batılı silah imalatçılarından satın alınan silah ve teçhizat öyle dengelendi ki Karada İran, Hava Gücünde Irak güçlü tutulmaya çalışıldı ve savaşta tam anlamı ile İsrail ve dostlarının arzu ettiği durum ortaya çıktı. Sekiz yıl süren savaş her ülke halkının bütün kanını emmekle kalmadı, canını da emdi. Trilyonlarca dolar tutan o ünlü petrodolarların da bulunduğu milli servetler çoğu Siyonist Batılı silah tüccarların cebine girerken hem İran ve hem de Irak Halkları milyonlarca evladını ölü ve yaralı olarak kaybetti. Savaş bittiği zaman her iki tarafta başladıkları yerdeydiler. Böylece İsrail’in Dış Kuşak en zengin iki İslam ülkesi yine akıl, bilim ve entrikanın kurbanı olmuştu.
Bu dönemde aynı kuşak içinde olduğunu belirttiğimiz Kuzey Afrika ülkesi Libya da yine tahmin ettiğimiz gibi ABD’nin saldırılarına uğradı Devlet Başkanı Muammer Gaddafi bu saldırılar, bombardımanlar sırasında kendi aile fertlerinden bazı üyeleri de kaybedince kenara çekilmek ve kendi halkının geleceği ile uğraşmak durumunda kaldı.
Saddam Hüseyin elindeki büyük ekonomik gücü kaybedince yeni bir güç arayışına girdi. Kendisine komşusu petrol zengini ülke Kuveyt’in ele geçirilmesi tavsiye edilmiş olmalı ki 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’e saldırdı, bu sefer devreye ABD girdi ve 16 Aralıkta Irak’ı ve Irak Ordusuna bombardımana başladı. Amerikan Ordusunun da devreye girmesiyle Irak’ın Kuveyt işgali 27 Şubat 1991’de sona erdi. Böylece Ortadoğu’da İsrail’in dışında onun en büyük destekçisi olduğunu belirttiğimiz ABD’nin Ortadoğu ülkelerine doğrudan silahlı müdahalede bulunduğu bir dönem başladı. Bu arada 1980lerden itibaren ABD’nin Genelkurmay Başkanlığı Pentagon menşeli haritalar ortaya çıkmaya başladı. Bu haritalarda Ortadoğu’nun pek çok ülkesi bölünüyor, yeni ülkeler, yeni güçler yaratılmaya çalışılıyordu. Özellikle Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarından ayrılacağı tasarlanan bölümlerle yeni bir devlet Kürdistan ortaya çıkarılma konusunda büyük bir heves gösteriliyordu. Bu haritalarda dikkati çeken husus; İsrail’e ve yine Batı dünyasının büyük destek verdiği Ermenistan’a hiç dokunulmamasıydı. Yani ne Batı Şeria ne de Karabağ’ın işgali onları rahatsız etmiyordu.
İran-Irak ve Irak-Kuveyt Savaşları, nedenleri ve sonuçları üzerinde detaya kaçmadan verdiğimiz bilgilerden de açıkça anlaşılacağı gibi savaşın Saddam Hüseyin’e gelen bir ilhamla başlatıldığını veya Irak Liderinin çılgınca fikirlerle komşusuna saldırdığını iddia etmek ve bu savaşları Şii ve Sünniler arasındaki çatışmalara ve Aşırı dinsel güdülere sahip bir lider kabul edilen Humeyni’nin katı, sert ve uzlaşmaz politikasına bağlamak mümkündür ama asla doğru değildir. Bu yazı serisinin ilk satırlarından itibaren ABD ve AB destekli İsrail’in Ortadoğu dünyasını nasıl hâkim olduğunu anlatmaya çalıştık. Başta çevre ülkeleri ile boğuşan İsrail elde ettiği başarılar sonucunda geçen yıllar içinde üstün teknolojisi, istihbarat gücü, propaganda gücü ve çok güçlü casusluk faaliyetleri sonucunda kendisine düşman olan veya düşman olması muhtemel ülkelerin iç ve dış anlaşmazlıklarını, kuvvetli ve zayıf taraflarını tespit etmiş gerektiğinde kullanacak bir seviyeye gelmişti. Özetle belirtmek gerekirse İlahiyat ve duygusal yaşamın egemen olduğu Ortadoğu dünyasında İsrail ve destekçileri akıl ve bilimin saltanatını sürecek hale gelmişlerdi.
Bu gelişmelerden sonra, İsrail’in günümüz Ortadoğu dünyasındaki durumu ve Türkiye’ye doğrudan ve dolaylı olarak yaptığı etkileri bir sonraki yazımızda sunmaya çalışacağız.
Dr. M. Galip Baysan
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Dindar Nesiller Yetiştirmek…?! |
|
| Devamı... |


Evet ! Sn.Başbakanımız dindar nesiller yetiştireceğiz demiş... Ateist nesiller mi yetiştirelim diye sormuş... Sanki bunun aksi ateist nesiller yetiştirmekmiş gibi ... Aklı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmeğe ne oldu?
