1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

İklim Değişikliği İle Mücadelede Kyoto Protokolü

Yazdır E-posta

Prof. Dr. Hasan Saygın - 26 Eylül 2010

İklim Değişikliği İle Mücadelede Kyoto Protokolü

Prof. Dr. Hasan SAYGIN
İstanbul Teknik Üniversitesi, Enerji Enstitüsü
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Küresel ısınma terimi atmosferde ve okyanuslarda meydana gelen sıcaklık artışını ifade eder. Karbondioksit (CO2), Metan (CH4), diazotmonoksit (N2O), hidroflorokarbonlar (HFC) gibi bazı gazlar güneşten ve yerküreden ışınımla yayılan ısı enerjisinin bir bölümünü bünyelerinde hapsederek atmosfer sıcaklığında artışa neden olmaktadır. Bu etki sera etkisi olarak bilindiğinden bu etkiyi yaratan gazlar sera gazı olarak anılmaktadır. Sera etkisi doğada zaten var olan bir olaydır. Küresel ısınmaya ilişkin günümüzdeki sorun, insan etkinlikleri ile atmosfere salınan gazların yarattığı etkinin doğal sera etkisini tehlike yaratacak ölçüde şiddetlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Karbon kaynakları yeryüzünde binlerce yıl kararlı bir seviyede kalmış olmasına karşın, üretim-tüketim süreçlerine eşlik eden modern insan etkinlikleri ile başta en güçlü ısı tutucu olan CO2 olmak üzere atmosfere salınan sera gazı miktarı hızla artmıştır. Atmosferde artan sera gazı konsantrasyonuna bağlı olarak küresel ısınmadaki artış giderek tehlikeli bir hal almıştır. Bugün uluslararası bilim topluluğunda küresel ısınmanın %90’ının insan eliyle yaratıldığına ilişkin konsensüs oluşmuş durumdadır. Bu durumun en vahim sonuçlarından birisi kuşkusuz iklim değişikliğine ilişkin belirtilerin giderek güçlenmesidir.

İklimde meydana gelen değişimler insan hayatını ve gezegenin ekolojisini çeşitli şekillerde etkileyebilir. Buzulların erimesi sonucunda deniz suyu seviyesinin yükselmesi ile meydana gelen su taşkınları, kıyılarda toprak kaybı, temiz su kaynaklarının deniz suyuna karışması ve içme suyu sorunu, sıcaklığı artışından kaynaklanan aşırı buharlaşma sonucu meydana gelen kuraklıklar ve yangınlar, göl ve ırmak sularında %20’ye varan azalmalar, bu değişikliklere bağlı olarak bazı bitki ve hayvan türlerinin yok olması, sıcaklığın aşırı atması sonucu virüs türlerindeki değişime bağlı oluşabilecek salgın hastalıklar, olası göç dalgaları nedeniyle yerel ve küresel taşıma kapasitesinin aşılması giderek daha da yakınlaşan bir gelecekte karşılaşılması muhtemel sorunlardan bazılarıdır. Nitekim Dünyanın çeşitli bölgelerinde bu tür sorunlara ilişkin belirtiler giderek daha sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle küresel ısınma ve ona bağlı iklim değişikliği ile mücadele, başta gelişmiş ülkeler olmak üzere, çoğu ülke gündemindedir. Öyle ki artık küresel ısınma gündelik hayatın terminolojisine girmiştir.

Küresel iklim değişikliğine ilişkin riskler günümüzde uluslararası topluluğun geleceğini önemli ölçüde belirlemektedir. İklim değişikliği probleminin geleceğin enerji sistemini ciddi şekilde etkileyeceği de uluslararası toplulukta yaygın kabul gören önemli bir gerçekliktir. 1992’de Rio de Janerio’da gerçekleştirilen İklim Değişikliğine İlişkin Uluslarası Çerçeve Anlaşması (The United Nations Framework Convention On Climate Chance-UNFCCC) küresel ısınma ile mücadeleye ilişkin küresel çabaların temelidir ve iklim değişikliğine neden olan tehlikeli etkinlikleri önlemeyi hedeflemiştir. Rio de Janerio’da taraflar ortak fakat farklı oranda sorumluluk üstlenme hususunda anlaşmıştır. Sera gazı yayımında en büyük payın günümüzde olduğu gibi geçmişte de gelişmiş ülkelere ait olduğu, gelişmekte olan ülkelerde kişi başı yayımın hala çok düşük kaldığı ve bu ülkelerde ekonomik ve sosyal kalkınma sürecinin tamamlanabilmesi için sera gazı yayımının artacağı hususunda taraflar mutabık kalmışlardır. Daha sonra gerçekleştirilen uzun süreli seri müzakerelerle bu ilkelerin üzerine inşa edilen Kyoto Protokolü, kuşkusuz iklim değişikliği ile mücadelede en önemli kilometretaşıdır. Kyoto Protokolü’nün en temel amacı atmosferdeki sera gazı seviyesini insan kaynaklı (antropojenik) iklim değişikliklerini önleyecek bir düzeyde stabilize etmektir. Uzun süren müzakerelerin sonucunda Protokol, 11 Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto Kenti’nde imzaya sunulmuştur. Ancak, yasal olarak yürürlüğe girmesi için Protokol ile getirilen yükümlülüklerin BM Çerçeve Anlaşması Ek-I’de listelenen gelişmiş ülkelerin 1990’daki emisyonun % 55’ine neden olan en az % 55’lik bölümü tarafından kabul edilmesi koşulu getirilmiştir. Bu nedenle, 2001 yılının Mart ayında Bush Hükümeti gelişmekte olan ülkelerin ilk taahüt döneminde yayım sınırlandırmasından muaf tutulmasının Protokolün başarılı olmasını engelleyeceği ve maliyeti arttırarak ekonomiyi zedeleyeceğini ileri sürerek ABD’nin anlaşmadan çekildiğini açıklaması, Protokol’ü başlamadan bitme noktasına getirmiştir. Gelişmiş Ülkeler arasında kişi başına yayımı en yüksek ülke olan Avustralya’da, başlangıçta müzakerelerde öncülük eden ülkeler arasında yer almasına karşın, ABD’nin Protokol’den uzaklaşması sonucu  fikrini değiştirmiş ve son aşamada Protokol’ü imzalamayı red etmiştir.

Dünya nüfusunun %5’inden daha küçük bir bölümünü oluşturmasına rağmen, küresel ısınmaya neden olan emisyonun %25’inden sorumlu olan ABD’nin çekilmesi çevresel etkinliğin yanı sıra maliyet etkinliğini de dramatik boyutlarda etkileyeceğinden, Protokol’ün ABD’nin katılımı olmadan uygulanabilirliğine yönelik ciddi kuşkulara ve tartışmalara neden olmuştur. Bu gelişmeye ilişkin sonuçları değerlendirmek üzere, Haziran 2001’de 180 Ülkenin katılımıyla Bonn’da bir müzakere gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerde, Kyoto Protokolü’nün çöküşe doğru sürüklendiği sonucuna varılarak, bu çöküşün önlenmesi için gereken önlemlerin mutlaka alınması hususunda karara varılmıştır. Protokol’ün ABD’siz sürdürülebilirliğinin sağlanmasına yönelik stratejilerin oluşturulmasında başrolü AB üstlenmiştir.

ABD’nin çekilmesiyle ardından başta Rusya ve Ukrayna olmak üzere eski Sovyetler Birliği Ülkeleri, Doğu Avrupa ülkeleri ve Japonya’nın katılımının sağlanması son derece önemli hale gelmiştir. Olası çöküşün engellenmesi için geliştirilen yeni stratejiler bu ülkelerin katılımına dayandığından Protokol’ün etkinliğini azaltma pahasına bu ülkelerden bazılarına çeşitli imtiyazların sağlanması yoluna gidilmiştir. Kyoto Protokolü’nün ilk halinde belirlenen hedefler, Bonn’da ve ardından Marakeş’de düzenlenen toplantılarda yeniden ele alınmıştır. Bonn’daki toplantıda ortaya atılan ve karbondioksit yayımının azaltılmasına yönelik yükümlülüklerin bir bölümünün karbondioksit yutan bir kuyu işlevi gören ormanlar ve ziraat alanlarıyla karşılanabileceğine ilişkin görüş Marakeş’te karara bağlanarak somutlaştırılmıştır. Bu doğrultuda, Avusturalya, Kanada, Yeni Zelanda, Japonya ve Rusya gibi ülkelere ormanlar ve tarım alanları için Protokolde belirlenen yayım hedefinden düşülmek üzere önemli miktarda karbon kredisi verilmiştir. Protokol’e CO2 kuyusu olarak ormanlık alanların dahil edilmesi gerçekte Kyoto Protokolü’nün ilk halinden atılan bir geri adımdır ve Protokol’ün başlangıçtaki etkinliğini azalttığı açıktır. Bununla birlikte 18 Kasım 2004’te Rusya’nın katılımı ile gereken çoğunluk sağlanarak mutlak bir çöküşün önüne geçilmiştir. Rusya’nın katılımının hemen ardından, 16 Şubat 2005 de Protokol yasal olarak yürürlüğe girmiştir.

Kyoto Protokolü ile anlaşmaya taraf ülkeler, BM Çerçeve Anlaşması ile tanımlanan Ek-I Ülkeleri (Gelişmiş Ülkeler) ve Ek-I dışında kalan gelişmekte olan ülkeler olmak üzere iki temel kategoriye ayrılmıştır. Ek-I Ülkeleri için sera gazı yayımının azaltılmasına ilişkin zorunlu hedefler getirilmiştir. Protokol’ü imzalayan gelişmiş ülkeler 2008-2012 yılları arasındaki ilk taahhüt döneminde altı temel sera gazı yayımını 1990’daki seviyelerinin ortalama %5.2’nin altında kalacak şekilde azaltacaklarını taahhüt etmiştir. Protokolde sözü geçen altı sera gazı Karbondioksit (CO2), Metan (CH4), diazotmonoksit (N2O), hidroflorokarbonlar (HFC), Perflorokarbonlar (PFC) ve Sülfürhegzaflorid (SF6)’dır. Bu ülkeler ayrıca yıllık sera gazı envanterlerini de bildirmek zorundadır. Ek-I dışı kalan gelişmekte olan ülkelere ise, ilk taahhüt dönemine ilişkin herhangi bir zorunlu hedef getirilmemiştir. Ancak bu ülkeler Protokolde tanımlanan Temiz Kalkınma Mekanizmalarına dahil edilmektedir.

Temiz Kalkınma Mekanizmaları, Ek-I Ülkelerine yükümlülüklerini yerine getirme esnasında, maliyeti en aza indirgemek için sunulan üç temel esneklik mekanizmasından biridir. Protokol’de Temiz Kalkınma Mekanizmaları girdilenerek, gelişmiş ülkelerin kamu veya özel sektör kuruluşlarına, gelişmekte olan ülkelerde sera gazı yayımını azaltacak yatırımlarda bulunmalarına olanak sağlanmıştır. Eğer herhangi bir Ek-I ülkesi, Ek-I dışı ülkelerde sera gazı azaltma projesi çerçevesinde bir yatırım gerçekleştirilirse, bu katkısı ile karbon kredisi kazanacak ve sera gazı yayımını buna karşılık gelen miktarda azaltmış kabul edilecektir. Böylece, temiz kalkınma mekanizmaları protokolün nihai amacına katkıda bulunurken, gelişmiş ülkelere yükümlülüklerinin maliyetini azaltacak bir esneklik, gelişmekte olan ülkelere ise sürdürülebilir kalkınmanın inşası doğrultusunda kazanımlar sağlar. Protokol’de sunulan diğer esneklik mekanizmaları uluslarası yayım ticareti ve ortak yürütme mekanizmalarıdır. Uluslarası yayım ticareti ile, bu köşede yazdığımız önceki bir makalede ayrıntılı olarak ele aldığımız gibi Ek-I ülkeleri arasında sertifikalandırılmış yayım ticaretine izin verilmektedir. Ortak yürütme mekanizması ile de, Ek I’e dahil taraflara aynı kategorideki diğer ülkelerde yapılacak yatırımları da kredilendirme olanağı sağlanmaktadır.

Kyoto Protokolü ile belirlenen yayım azaltma hedefleri ilk taahhüt dönemi olan 2008-2012 dönemi için geçerlidir. Gelecekteki zorunlu hedeflerin belirlenmesine ilişkin görüşmeler Kasım 2005’te başlatılmış ve Kasım 2006’da Nairobi’de sürdürülmüştür. Aralık 2007’de taraflar Bali’de bir araya gelerek müzakerelere devam edecektir. Bu noktada ifade edilmelidir ki, Protokol’ün birinci taahhüt döneminde gelişmekte olan ülkelerin sera gazı yayımına sınırlandırma getirilmemesi bundan sonra da böyle devam edeceği anlamına gelmemektedir. Nitekim Protokol ikinci taahhüt dönemi olan 2013-2017 dönemi için Ek I Dışı gelişmekte olan ülkelere de spesifik yükümlülükler getirilebileceğini öngörmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin yükümlülük dışı bırakılması Protokol’ün etkinliğini ve başarısını hem doğrudan hem de dolaylı olarak etkilemektedir. Çünkü, -başta Çin ve Hindistan olmak üzere- gelişmekte olan ülkelerin kişi başı yayımları gelişmiş ülkelere oranla düşük olsa da, hızlı büyüme nedeni ile sera gazı yayımları hızla arttığından, sadece gelişmiş ülkelerin alacağı önlemlerle başarıya ulaşmanın mümkün olamayacağı zamanlar uzak değildir. Üstelik ABD’nin çekilmesinin Protokol’ün etkinliğini ne derece azalttığı ve başarıya ulaşmasını ne denli güçleştirdiği ve ABD’nin öne sürdüğü başlıca gerekçenin gelişmekte olan ülkelerin yükümlülük dışı bırakılması olduğu düşünüldüğünde, gelişmekte olan ülkelere ilişkin yükümlülüklerin protokole dahil edilmesinin iklim değişikliği ile mücadele politikalarının başarıya ulaşmasında ne kadar önemli olduğu açıktır. Yakın bir gelecekte protokole taraf gelişmekte olan ülkelere sera gazı yayımını azaltılmasına yönelik yükümlülükler getirilmesi sürpriz olmamalıdır. Dolayısı ile, Türkiye’nin de böyle bir duruma hazırlıksız yakalanmaması için, gereken strateji ve politikaları önceden oluşturması ve enerji, sanayi ve ulaşımla ilgili yatırımlarında ve özellikle yaptığı teknoloji transferinde bu unsuru mutlak şekilde göz önünde bulundurarak hareket etmesi elzemdir.

 

 

 

Seçme Haber

Media diyor ki; 4 Nisan günü 12 Eylülcüler yargılanacakmış...

Bugün 12 Eylülcüler'i, 12 Eylül anti-demokratik kargaşasını yaratanları yargılama günüymüş... İşit de, inanma !... Duy da, kanma !... Son yıllarda yaşadığımız "ileri-demokrasi" düzeni, siyasetle,

Devamı...