“Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü(!)”
Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü(!)Alkan Soyak
İki hafta evvel, üç bölümden oluşan yazı dizimizde yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerin özellikle 2000’li yıllarda ülkemize hangi amaçlarla geldiklerini, hangi sektörleri öncelediklerini ve ne tür sosyoekonomik etkilere yol açtıklarını ele almaya çalışmıştık. Bu yazı dizimizin son bölümünde yapmış olduğumuz bir tespit işin temelini anlamak açısından önemliydi. Buna göre; Türkiye’ye gelen (doğrudan) yabancı sermaye özelleştirme ve kriz gibi kanalları kullanmakta, ülkenin marka olmuş ve stratejik sektörlerine yönelerek, ülkenin en önemli kuruluşlarını ele geçirmeyi hedeflemekteydi. Bu hareket tarzı yabancı sermaye açısından “yatırım” iken, Türkiye açısından mevcut varlığın el değiştirmesinden yani “plasmandan” başka bir anlam ifade etmemekteydi. Bu şekilde gelen yabancı sermayenin ise grosmarket-perakende, elektrik üretimi-dağıtımı, bankacılık ve telekom-iletişim” gibi sektörlerde yoğunlaşma eğiliminde olduğunu vurgulamıştık. Bu sektörlerin ortak özelliğinin ise gelir ya da tasarrufların yurtiçinde yaratılması, dış âlemden sağlanan ihracat gelirlerinin ise olmamasıydı. Teknoloji ve sabit sermaye transferinin söz konusu olmadığı bu sektörlerde yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktarabiliyorlardı. Sonuçta mevcut yapı itibariyle Türkiye’de yeni yatırım yapmaya hevesli olmayan yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerden, “üretim kapasitesini artırmak, istihdamı yükseltmek, ileri teknoloji ve organizasyon bilgisi getirmek, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak” gibi olumlu ekonomik etkiler yaratmasını beklemenin de hayalcilik olduğunun altını çizmiştik.
İlgili yazımızın gazetede yayınladığı hafta, Başbakan Erdoğan Suudi Arabistan’da katıldığı “Cidde Ekonomik Forumu”nda, beni bu konuya yeniden döndüren, şu konuşmayı yapmaktaydı Arap kardeşlerine:
“Türkiye’de Arap sermayesinin önüne set çekenler oldu. Onlar da Amerika’ya yatırıma gitti. Ama artık Arap kardeşlerimize kapılarımız ardına kadar açık. Her sektörde yatırıma bekliyoruz, çekinmeden gelin”.
Yapmış olduğu konuşmada sermayenin ideolojisinin, ulusunun ve renginin olmadığı vurgusunu yineleyerek, ekonomi literatürüne çok değerli katkılarda bulunan Erdoğan, sözlerine şöyle devam etmekteydi:
“...Geçmişte, sermayeleri renklere, ideolojilere, kutuplara ayırarak bir takım yanlışların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Türkiye’de, belli bazı kesimlerin, belli bazı çevrelerin kampanyalarıyla, Arap sermayesinin önünün kesildiği dönemler oldu ve biliyoruz ki Arap kardeşlerimiz de gittiler, yatırımlarını Amerika’da, Avrupa ülkelerinde yaptılar. Bugün bu zihniyet köklü şekilde değişti ve tüm Arap kardeşlerimizi ülkemizde görmek, sağlıktan turizme, enerjiden inşaata, sanayiden tarıma kadar her alana yatırım yapmalarını istiyoruz. Kapılar ardına kadar sizlere açık olacaktır, bundan hiç endişeniz olmasın”.
Sermayenin ulusu ve rengi olmadığı vurgusunu yaptıktan sonra, Arap kardeşlerinin sermayesine kapıları açmanın, yani sermayenin dinine(!) referans vermenin nasıl bir çelişki olduğu gerçeğini burada görmezlikten geliyorum. AKP döneminde özelleştirme eliyle ve kriz kanalları kullanılarak ulusal sermaye unsurlarının ve Türkiye varlıklarının birilerine nasıl devredildiğini, hele “Türk telekom örneğini” ise size hatırlatmak bile istemiyorum. Ama el insaf(!). Arap sermayesinin bu ülkeye hangi sektörlerde ne tür katkılar sunabileceği gerçeğini ortaya koymaktan da kendimi alamıyorum. Çok basit bir araştırmayla dahi, Arap sermayesinin bugüne kadar büyük ölçüde “finans-bankacılık ve sigortacılık, telekom, gayrimenkul, enerji dağıtımı ve sağlık” gibi hizmet sektörlerine geldiğini; ellerindeki ihtiyaç fazlası petro-dolarlarını bu sektörlerde değerlendirerek, sermayelerinin değersizleşmesi riskini azaltıp, elde ettikleri kârları da kendi ülkelerine aktardıkları gerçeğini nasıl görmemezlikten gelebiliriz. Yaratılan gelirin büyük ölçüde yurtiçinde üretildiği, dış âlemden hiçbir ihracat gelirlerinin olmadığı bu hizmet sektörlerine gelen Arap kardeşlerinizin getireceği sermayeden ise “ileri teknoloji ve organizasyon bilgisi sağlamak, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak” gibi olumlu etkiler beklemenin ise “ekonomik cehalet” olduğunu söylersek, sanırım birilerine hakaret etmiş olmayız.
Eee, o zaman nedir bu Arap sermayesi sevdası? Bırakın artık şu din kardeşliği söylemlerini de, üç-beş dolar getirecek diye ülkenin kaynaklarını ve varlıklarını pervasızca Araplara açmanın altında “hangi çıkar ilişkileri ve reel ekonomi-politiğin yattığını” anlatın bize.
“Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü(!)”
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Ulus Gazetesi, 4 Nisan 2011
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Altmışların Ana-Babalarına Ağıt |
|
| Devamı... |




*Ve “unumu eledim, eleğimi astım” diyerek köşesine çekilen günümüzün ana-babalarına; “İş düştü başa…Haydi çıkın sokaklara…Aldırmazsanız bugün yaşananlara; biliniz ki yarın çocuklarınız tarafından yargılanma
