“Çok Güzel Olmuşsun! Kapanmayı Düşünür müsün?”
Oldukça kararlıydım bu konuda bir daha yazmamaya. Siyasete bu denli malzeme olmuş, kabuklu bir yara misali ‘kaşındıkça oy’a devşirilen böylesi netameli bir konuyu ele almanın “ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayacak” sonuçlarla buluşması işten bile değil aslında. Ancak geçtiğimiz akşam üniversitede ikinci eğitim dersini bitirmiş odama yol alırken, bahçede tesadüfen tanık olduğum bir konuşma, bu konuyla ilgili son kez klavyenin başına geçmeme neden oldu diyebilirim. Tahmin edebileceğiniz gibi konu yine “türban”. Üniversitelerin açılmasıyla birlikte türban konusu Türkiye’nin gündemine tüm ağırlığıyla yeniden oturdu. Hem de daha önceki dönemlere göre çok daha gürültülü ve güçlü bir şekilde. Bu konuda yaşanan gelişmeleri özetlemeden önce 2008’den bu yana “hukuki olarak” değişen hiçbir şey olmadığını vurgulamak istiyorum. En son 2008 yılında türbana üniversitelerde serbesti getirmeyi amaçlayan Anayasa değişiklikleri, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. 22 Ekim 2008 tarihli 27032 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan gerekçeli kararda ise şu ifadelere yer verilmişti: “Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları gözetildiğinde, Anayasa`nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan düzenlemenin, yöntem bakımından dini siyasete alet etmesi, içerik yönünden de başkalarının haklarını ihlale ve kamu düzeninin bozulmasına yol açması nedeniyle laiklik ilkesine açıkça aykırı olduğu sonucuna ulaşılmıştır”. Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yargı ve yürütmeyi bağladığı bir “hukuk devleti”nde, mevcut durum itibariyle öğrencilerin üniversitelere türbanla girmesi hâlihazırda hukuki müeyyideler doğurabilecek sonuçları içinde taşıyor.
Bu arada konunun yeniden gündeme gelişini büyük ölçüde ana muhalefet partisi genel başkanının medyadaki açıklamalarına borçlu olduğumuzu da eklemek gerekiyor. Üç-beş oy uğruna yapılan bu açılımın CHP içinde ciddi sıkıntılara yol açtığı ve ileride parti içinde bölünmelere neden olabileceğinin işaretleri gelmeye başladı bile. CHP’nin türban raporu taslağında “kamuda hizmet alanların” türban takabileceği ancak “hizmeti verenlerin” yani “kamu çalışanlarının” kesinlikle türban takamayacağı konusunda Hükümet’ten teminat alınmasına ilişkin trajikomik önerilere yer verildiği görülüyor. Bu durum karşısında mevcut taslağın getirdiği öneriyi eleştirircesine yine CHP içinden bazı milletvekilleri, “eğitim hizmeti alan türbanlı bir hukuk öğrencisinin stajını tamamlayıp avukat olduğunda ya da ilgili sınavları kazanıp hâkim olduğunda nasıl türban takmamaya ikna edilebileceği” örneğinden hareketle zihin açıcı sorular gündeme getiriyorlar.
Başbakan ise konuya yönelik tespitini çok net bir şekilde ortaya koyarak, “Biz sorunu ‘türban’ diye değil ‘başörtüsü’ sorunu olarak ele alıyoruz. O da namaz gibi dinin gereğidir. Namaz yasak mı ki başörtüsü yasak olsun?” sözleriyle üniversitelerde türbandan sonra mescidin kapılarının da sonuna kadar aralanacağının müjdesini veriyor.
Televizyonlarda türbana izin veren ve vermeyen üniversitelerin yer aldığı illere göre Türkiye haritaları yayınlanıyor. Haritaya baktığınızda birkaç il ve üniversite dışında genç kızlarımızın üniversitelere türbanla girmesiyle ilişkili “fiili olarak” zaten ciddi bir sıkıntının kalmadığı açık bir şekilde ortaya çıkıyor. YÖK Başkanı’nın yapmış olduğu açıklamalarla ve bir üniversiteye yollanan YÖK talimatıyla, fiili durumun hukukun üstünlüğüne “üstün gelmesi de” sağlanmış oluyor. Referandumda, “üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü için evet” sloganıyla oy isteyen Hükümet ve onun YÖK’ü, bu talimatla “üstünlerin hukukuna” yönelik bir örneğe tarihi bir not düşmüş oluyor. Böylelikle türbanlı bir öğrenciyle sınıfta karşılaşan öğretim üyesinin öğrenciyi sınıftan atmaması ve bir tutanakla ilgili durumu idareye bildirmesi kurala bağlanıyor. Türbanlı öğrenciyi dersten atmak öğretim üyesi için disiplin suçu olarak sunuluyor. Dolayısıyla daha önce türbana geçit vermeyen bazı üniversitelerde de türbanlı öğrencilerin kampüslere ve derslere girmesinin önü açılmış oluyor. Bu üniversitelerin yöneticileri ise yaşanan fiili durumu üzerlerine alınmayarak, öğrenciyle öğretim üyesinin karşı karşıya gelmesi noktasında, ya “olayın görmezden gelinmesi” telkininde bulunuyor ya da “YÖK’ün talimatına” referans vermekle yetiniyorlar.
Başta Başbakan olmak üzere, Hükümet’in önde gelen isimleri ve benzer düşünceye sahip rektör ve öğretim üyeleri bir biri ardına vermiş oldukları demeçlerle bu özgürlük mücadelesine “ne yaman” katkılarda bulunduklarının resmini çektiriyorlar televizyonlarda. Ancak diğer taraftan Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki açılış töreninde, “parasız eğitim” için pankart açan ve parasız eğitim istediği için cezaevine konulan arkadaşlarına destek amacıyla gösteri yapmaya kalkan öğrencilerin eylemi ise nedense “özgürlük mücadelesi” olarak yorumlanmıyor, gençler yaka paça polis tarafından gözaltına alınıyor.
Üstünlerin hukukunun her koşul ve kişi için geçerli olmayacağını, hukukun üstünlüğünün ise hepimiz için ve her koşulda gerekli olduğunu maalesef deneyerek ve yaşayarak öğreniyor gençler. İşte bu hengâme içinde biz öğretim üyeleri derslerde kendimizi türbanlı öğrencilerle karşı karşıya bulmaya başlıyoruz. Bu durumda kanımca yapılabilecek 3 şey söz konusu. Birincisi, YÖK Başkanı’nın dediği gibi türbanlı öğrenci hakkında bir tutanak tutup, disiplin cezası almasını da göze alarak durumu idareye bildirmek. İkincisi, durumu görmemezlikten gelerek, “ne şiş yansın ne kebap misali” dersi anlatmaya devam etmek. Üçüncü olarak da durumun hukuki boyutunu öğrenciye teferruatlı olarak izah edip, derse girmesini engellemek veya tutanak tutmak yerine, kendisinin içinde bulunduğu hukuki durum açısından bilgilendirilmesini sağlamak.
Üstünlerin hukukunun geçerli olduğu bir ülkede, “siyasiler, devlet büyükleri, bürokratlar trafikte kırmızı ışıkta geçtiğinde trafik polisi ceza kesemeyebilir ama siz geçersiniz her an ceza yiyebilirsiniz” tadında basit bir benzetmeyle, “hukukun üstünlüğünün” ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmak. Üniversite yönetimlerinin yeşil ışığıyla, güvenlik görevlilerinin hiçbir ikazına muhatap olmadan kampüslere ve dersliklere rahatlıkla girebilen türbanlı öğrencileri dersin ilgili öğretim üyesiyle karşı karşıya bırakmak, bir öğrenci ve öğretim üyesine oynanabilecek en sinsi oyundur. Öğretim üyesi kolluk gücü değildir. Türbanlı bir öğrencinin tutanak tutularak idareye bildirilmesi, disiplin cezası verilsin ya da verilmesin, öğrenci ve öğretim üyesini karşı karşıya getirecek ve nahoş olayların oluşmasına zemin hazırlayacak bir tavırdır. Fiili durum yaratılmak yoluyla, konunun muhatapları olmayan bu iki kesim üzerinden böylesi manüplasyonlarla ilgili soruna çözüm bulmak mümkün değildir.
Eğer bu sorun bir an önce çözülmek isteniyorsa, gereken hukuki düzenlemeler ivedilikle yapılmalıdır. Üniversitede türbana izin verilip verilmemesiyle ilgili olarak kişisel kanaatim gayet açık ve nettir. Ancak üniversitede türban konusunu bir özgürlük sorunuymuş gibi sunup, bunu çözerek üniversitelerde “mahalle baskısının” kaldırılacağının müjdesini verenlerin, yağmurlu bir cuma akşamı amfiden çıkmış odama giderken tesadüfen kulak verdiğim iki genç kızın konuşmasından ders çıkartmaları gerekir. Genç kızlardan biri türbanlı, diğeri ise yağmurdan korunmak amacıyla başını şalıyla örtmüş, saçlarının bir kısmı açık bir vaziyette yürümektedir. Aralarındaki samimiyetten eskiye dayanan bir arkadaşlıkları olduğu açıktır. Sohbet ederek karşıdan gelen bu genç kızlardan türbanlı olanı, tam yanımdan geçerken, kaç senelik arkadaşlıklarına rağmen belki de ilk kez o an, diğerine şu cümleleri söylemektedir:“Çok güzel olmuşsun… Kapanmayı düşünür müsün?”
Ulus Gazetesi, 18.10.2010
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Çık, Çıkabilirsen İşin İçinden… |
|
| Devamı... |




60’lı yılların ortalarında (ki 27 Mayıs 1960 sonrasında askerin, yönetime karışmasıyla gerçi ne değişti ?... MENDERES gitti DEMİREL geldi, 12Eylül 1980 sonrasında da DEMİREL’in gidip, ÖZAL’ın gelmesi gibi…Ne fırıldaklar dönmekte sürekli Asker-Hükümet işleri ve ABD arasında ?...
