Mister Orhan Pamuk
MISTER ORHAN PAMUK Edebiyat camiamızda tüm gözlerin, 2006 Ekim ayında Nobel Edebiyat ödülünü alan Mister Orhan Pamuk üzerine çevrildiğini biliyorsunuz. “Türkiye’de bir milyon Ermeni ile otuz bin Kürt katledildi,“ dediği için Türk Ceza Kanunu’nun 301’nci maddesinden yargılanıp beraat eden yazarın, Türkiye’deki ifade özgürlüğü problemine dikkat çekmek amacıyla mükâfatlandırıldığını iddia eden çok kişi var. Ermeni soykırımını inkâr etmenin suç sayıldığı yasanın, Fransa parlamentosunda kabul edildiği gün jürinin kararının açıklanması, ödülün siyasi sebeplerle verildiği görüşünü destekliyor, Türkçesi ispatlıyor. Bana sorarsanız, süper zengin ailesinden intikal eden serveti ve lobi çalışmalarındaki gayretlerine hayran kaldığım teşkilatı sayesinde kazanamayacağı ödül pek azdır. Bilhassa uluslararası yarışmaların jürilerinde yer alan akademisyenler, yazarlar, şairler, eleştirmenler, karikatüristler babalanmasınlar, ayrıca namuslularını tenzih ederim, yalnızca kanaatimi paylaşıyorum. Mister Orhan’dan yana endişelenmiyorum, zira üç kuruş için beni dava edip de demokratlığına gölge düşürmez. O sadece roman kategorisinde değil, şiirde, denemede, düz yazıda, biyografide hatta güreş, boks, jimnastik gibi bireysel sporlarda bile tüm ödülleri toplayabilir. Bir kereye mahsus el attığı sinema senaryosuyla, 1991 yılında düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “en iyi senaryo” ödülünü kazanmıştı. Allah muhafaza, bir senaryo daha yazsaydı, herhâlde Oscar’ı alır ve Nişantaşı muhallebicisi Seyfettin’e getirirdi. Kıymetini bilmiyoruz, ancak o her şeyde en birincidir, arşıâlâda yaşamaya layıktır. Henüz kitabı yayınlanmamışken, “en iyi roman” ödülünü de kimselere kaptırmamıştı. Gerçi o muhteşem yapıtını ancak üç buçuk yıl sonra yayınlatabildi ama işin o yanını kurcalamayalım. Beyefendinin reklamlardaki başarısına bir örnek vereyim. Parasal gücünün boyutlarına demediğime dikkatinizi çekerim, çünkü elinde delil olmadan konuşan müfterilerden hoşlanmam. Muhteremin İletişim Yayınları’na transfer olduktan sonra 1994 senesinde çıkan ilk kitabı Yeni Hayat, matbaadan çıkmış ve henüz mürekkebi kurumamıştı. Kesesi şişkin veya bir başka anlatımla kıllı yazarlarda bile önce dergilerde, gazetelerin kitap eklerinde filan birkaç eleştiri yazısı çıkar, ardından televizyonlarda boy gösterilir, lakin beyzade Pamuk alelacele hemen her televizyon kanalında boy göstermişti. Paldır küldür onunla söyleşenlerin Mister’in kitabını okumadıkları her hâllerinden belliydi; doğrusu o adamlarla madamlara para bile versek, Yeni Hayat’ın otuzuncu sayfasına gelemezler. Şairane bir biçimde ifade edeyim: Mister ister, çark öyle işler. Hasbelkader yaratıcı yazarlık yerine öldürücü yazarlık diye bir şey olsaydı, Mister Pamuk bileğinin gücüyle bilumum mükâfatları silip süpürürdü. Mister Pamuk’un karalamalarının kitap diye millete yutturulduğu tüm eserleri iyice inceleyin, Beyaz Kale ve Benim Adım Kırmızı gibi tarihi romanları haricindekiler, romandan ziyade otobiyografik deneme türüne benzer. Ne var ki bir zamanlar proletaryanın sözcülüğüne de soyunan bu burjuva beyzadesinin monoton yaşantısı kimsenin ilgisini çekmediğinden, yapıtlarından yirmi sayfa okuyanlar narkoz almış gibi derin uykuya dalıyorlar. Özellikle anjiyo olduktan sonra damarlarına stent yapılan hastalara, gamsız yaşamaları için ilaç yerine bu muhteremin kitaplarını versinler, dâhiliyecilerin reçeteleriyle birebirdir, en azından aspirinden iyidir. Antik eserler, arkeolojik yapıtlar, belgeler, argümanlar, ansiklopedik bilgiler, müzeler, seyahatnameler, animasyonlar, örf, anane ve anılarla bezenen tarihi romanlarını düpedüz aşırdığını anlayabilmek için üstün bir zekâ gerekmiyor. Yani yekten copy paste yapıyor. Dikkatinizi çekerim, hırsızlıkla itham etmiyorum, zira bu devirde çalmak değil de çalana hırsız demek suç oldu. Öldürücü yazarlığın kıvılcımlarının çaktığı diğer eserlerinde ise lümpenlerin kanlarını sülük gibi emen dandik burjuva ailelerini ele alıyor. Hani aristokrat geçinen bazı alıklarda hakikaten yetenek olsaydı, gam yemezdim ama mal varlıklarının kökeni araştırıldığında gerçek yüzleri ortaya çıkan cibilliyetsizlere tahammül edemiyorum. Teşbihimi mazur görsün, çoğunlukla spastiklere benzetiyorlar ama bence bunalımdaki bir şizofreni çağrıştıran Orhan Pamuk’un Türkçeyi kullanma yeteneğini övenler bana gelsinler, herhangi bir kitabının alelade bir sayfasından bir paragrafı açalım, cümlelerinin daha iyi yazılabileceği alternatif sözcükleri göstermezsem, dünyanın en şerefsiz insanı olduğumu kabul ve ilan ederim. Bu denli iddialıyım, hodri meydan! Yanlış anlaşılmasın, mükemmel yazdığımı, hiç hata yapmadığımı iddia etmiyorum. Totemler muhafaza, bende öyle bir kanaat hasıl olsaydı, yaşamanın anlamı kalmayacağından derhal intihar ederdim. Yalnızca şişlenesi Şişli evladının yeteneksizliğini anlatmaya çalışıyorum, hepsi bu! Ahmet Taner Kışlalı’nın teferruatlı bir şekilde Mister Pamuk’u eleştirdiğini, daha doğrusu yerden yere vurduğunu biliyoruz. Defalarca denemesine rağmen Mister’in hiçbir kitabının otuzuncu sayfasına varamadığından yakınan merhum Kışlalı, nevi şahsına münhasır Pamuk’un gerçekte Atatürk düşmanı olduğunu yapıtlarından alıntılar yaparak ispatlamaya çabalamıştı. Hakeza Yalçın Küçük, Mister’in yedi sülalesini incelemeye çalıştığı “Şebeke” isimli eserinde ciddi ithamlarda bulunmuştu. Tahsin Yücel’in “Yazın, Gene Yazın” isimli kitabındaki şu ifadeleri sizle paylaşayım da, dev romancımızın (?) çapı hakkında fikir sahibi olun. Tahsin Yücel, “Örneğin belki de en belirgin özelliği olmayacak dil yanlışları yapmak olan ünlü romancımız Orhan Pamuk,” demiş ve bir tümcesindeki “ağacın köküne kendini siper eden Alâaddin” ifadesini tiye almış. Haksız mı? Medarıiftiharımız Pamuk’un ne demek istediğini anladıysam Arap olayım. Anjiyoya girmişçesine baygın bakan Mister’in tarihi romanlara düşkünlüğünü bildiğimden iki kelam edeyim. Tarihi roman yazmak saçmalıktır. Bugünü yansıtan roman, aslında birkaç asır sonra yaşayacakların gözüyle tarihi romandır. Pekâlâ, o kuşaklar, arşivlerden elde edilen belgelere dayanılarak yazdığımız safsatalara, yani bugün bizim tarihi roman dediğimiz eserlere ne diyecekler? Büyük olasılıkla Doğu’nun egzotik masallarıyla aynı kefeye koyarlar. Tarih ancak düz yazılarla ele alınabilir, ona eyvallah! Ötesi fasa fisodur. Mister’in aslını neslini sorgulamak edebiyatla bağdaşmaz, lakin adamda dedesinden intikal eden mirastan başka hiçbir şey yok. Babaannesinin koynuna girmekten hazzeden merhum dedesinin mangırlarını kesesine yerleştiren avantacı Mister, edebiyat jargonuyla eleştirmenleri, bana göre amigoları satın alıyor ve risalelerle efsunlanmış cahil cühela tayfasına yazar diye yutturuluyor. Hayatında alın teri akıtmadan Marksizm bayraktarlığı yapan ve de Hale Soygazi çapında bir güzeli kafesleyen Murat Belge gibi entelektüel fukarası burjuva ideologlarıyla canlı yayınlarda birebir tartışmak ve edebi kifayetsizliklerinin boyutlarını cümle âleme ispatlamak isterdim. Lafı yuvarlamadan, dansöz gibi kıvırmadan deklere edeyim: Mister Pamuk’un yurtdışında ödüller almasının asıl sebebi politik çıkışlarıdır. Lobi çalışmalarını görmezden gelmiyorum ama demokrasi özürlü diye damgalanan bir ülkedeki siyasi feveranlarıyla dikkatleri çekti. Antrparantez, kefereler zemzem suyuyla yıkanmış insanlar değiller ki, onlar da maddi veya manevi faktörlerin devreye girmesiyle ya da birtakım cemiyetlerin direktifleri doğrultusunda yanlı kararlar verebiliyorlar. Nobel Edebiyat Ödülü’nün 1953 yılında İngiliz devlet adamı Sir Winston Churchill’e verilmesini nasıl yorumlayacaksınız? Kaldı ki jüride kimlerin bulunduğunu da, edebi vasfı yüksek denebilecek hangi eserleri ürettiklerini de bilmiyoruz. Mister Pamuk’u değerlendiren akademisyenleri merak edip araştıran, bilahare yapıtlarını okuyan kaç kişi var? Ünlü düşünürlerden, nişanlarla ödüller aleyhine söylenmiş çok ilginç şeyler okudum. Kimisi, “Şerefli insan kendisine verilen nişanı kabul etmez,” diyor; kimisi de, “Adam olana zaten nişan verilmez,” iddiasındaydı. Fabrikatör dedenin valizini kapıp sık sık seyahat etmeye düşkün oğullarından Gündüz’den olma ve cilveli Şekure’den doğma Orhan Pamuk’un babası Petkim genel müdürlüğü de yapmış bir bürokrattır. Nişantaşı muhitinde baba yadigârı servetin dibine darı ekerek ömür tüketen Mister Pamuk, hayatında hiç sıkıntı çekmemiş, doğru dürüst ter akıtmamış bir komprador burjuva çocuğudur. Ikınıp sıkınmaktan hoşlanmayan, bir eli yağda bir eli balda beslenmeye alışkın tembel dostumuz, az buçuk zorlanınca mimarlık eğitimini yarıda bırakmış ve Gazetecilik Yüksek Okuluna girmiş ki memleketin kaymağını yiyen tabaka efradına da bu yakışırdı. Bu şahsiyet hakkında, değişik platformlarda çok farklı görüşler ileri sürülüyor. Vikipedi ansiklopedisinde yer alan kritikleri buraya aynen kopyalamak istiyorum: “Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk'un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta, özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı'ya göre Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer'in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı romanı Fuad Carım'ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.” Orhan Pamuk’un güç bela okunabildiği için kahır mektuplarını andıran romanları arasında, sıkılmadan sonuna değin gidebileceğimiz tek eserinin, Haziran 2003 tarihinde, 25 000 eurosu çevirmene verilen 100 000 euroluk Dublin Edebiyat ödülünü alan “Benim Adım Kırmızı“ romanı olduğunu zannediyorum. Türklere sarf ettiği demir gibi laflarla uyuşmayan bir ismi olan Mr. Pamuk’un dünya görüşü hakkında önemli ipuçları veren ve projektör misali kişiliğini yansıtan o roman, 1591 yılının İstanbul’unda geçiyor. Kahramanlara annesi Şekure, ağabeyi Şevket ve kendi adını vermekle, belki de o yıllarda dünyaya gelseydi, hangi şartlarda ve nasıl yaşayabileceğini hayal etmeye çalışmış. Dürüst olayım, alegorik kapasitesini aşan bir performans sergilemiş ve estetik yanı itibarıyla da tatminkâr bir eser yaratmış. Ne var ki Mister Pamuk halktan kopuk birisi olduğu için diğer yapıtlarında olduğu gibi bunda da en üst tabakadaki insanları ele almış ve sıradan insanları yok saymış. Osmanlı sarayına yakın kişiler diyebileceğimiz nakkaşlar arasında yaşananları konu alan roman, gericiliği eleştirme kisvesi altında İslam dininin ilkelliğini vurguluyor. İslam’ın çağın gerisinde kaldığını öne sürenlerin verdikleri örnekler arasında yer alan Kehf suresindeki yedi uyurların 309 yıl süren uykularına ve Muhammed’in Burak atıyla göğün yedinci katına yükselerek Miraç’ı gerçekleştirmesine değinmesindeki amacı budur. Bunun yanında, bohçacı Ester nezdinde Yahudi kankalarının hoşlanacağı şeylerden dem vuruyor. Führer’in fırınlarda sabuna dönüştürdüğü adamlarla madamların, Batı Şeria ve Gazze’de Filistinlileri nasıl kurşunladıklarını bilmesek, kek gibi kanacağız. Kritik amacıyla olsa bile yazarken yüzümün kızardığı “sikiş“, “yarak” ve “taşak“ kelimeleri defalarca geçerken, resim yapmayı yasaklayan “gerici” zihniyetin, tekkeler ve kahveler başta olmak üzere çeşitli mekânlarda oğlancılığa gösterdiği müsamaha çok sık vurgulanıyor. Romanı okuyan birisi, o devirde yaşayanların kadınlardan fazla oğlanları ayarttıklarını, çoğu delikanlının ilk deneyiminin çarpık ilişkiyle başladığını sanabilir. Maazallah Müslümanların çoğunlukta bulunduğu bir ülkede yaşamasam ve şeriatçı babam gibi beş vakit namazını kaçırmayanların ciğerlerini bilmesem, İslam âleminin ibne kaynadığını düşünürdüm. Ayrıca Şekure’nin babasıyla aşk yaşamı üzerinde özgürce tartışabilmesi, o yıllar şöyle dursun, bugünün toplumunda bile söz konusu olamaz. Tek başına bu olay dahi romanın gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Şekure zillisinin, Hollywood yıldızlarına taş çıkartırcasına, leblebi yer gibi kolaylıkla oral seks yapabilmesi de tuhaftır. Hacılar, hocalar ve bilumum müminlerin para karşısında eğildikleri, rüşvetin her kapıyı açabildiği zırt pırt vurgulanıyor. Din devleti olan ve perşembe günleri yarım gün, cumaları ise tüm gün tatil uygulanan Osmanlı toplumu genelinden çok farklı insanları ele alan, yani yalan ve iftiralarla bezenen yapıt, resim yapmanın günah olduğunu savunanlarla çaktırmadan maytap geçiyor. İslam dinine gönül veren müminlerin hemen tamamımın fikirleriyle zikirlerinin farklı olduğu, para ve rüşvetin her şeyin üstesinden geldiği romanda, ne hikmetse, Osmanlı’nın Müslüman tebaasından makbul bir faniye rastlanmıyor. Şapşal (?!) Müslüman kahramanlardan daha modern düşüncelere sahip olan bohçaçı kadın Yahudi Ester, zekâsıyla birçok şeyin üstesinden gelebiliyor. Bir tek masonlarla fasonlara atfetmesinin eksik kaldığı kitabı bitirince, her Müslüman’ın potansiyel bir ibne olduğunu düşünüyor, Kâbe’yi tavaf hayaliyle yaşadığını sandığımız o insanların paraya tapındıklarına inanıyorsunuz. Yazar, Osmanlı başta olmak üzere Doğu tarihi üzerinde yoğun araştırmalar yaptığını, ille de sanat tarihi konusunda ukalalık boyutlarını zorlayacak ölçüde vurgularken, edebiyatta didaktizme karşı olmasının, gerçekte bilgi yoksunluğundan kaynaklandığını düşündürüyor, çünkü bu eserinde bildiği her kırıntıyı kusuyor. Halife sıfatıyla Hz. Muhammed’in vekili olarak Müslümanların imamlığını ve din koruyuculuğunu yapan padişahın emriyle, saraya bağlı nakkaşlar, tam yetkiyle arı gibi çalışan Enişte’nin başkanlığında, ortaya çıkarılacak bir kitap üzerinde gizlice çabalıyorlar. Padişahın Frenk usulünce resminin yapılacağı söylentilerini işiten, dinen bunun caiz olmadığının kuşku ve endişesini taşıyan nakkaş Zarif Efendi, o günlerde ortaya çıkan ve her yerde nam salan Erzurumlu vaiz Nusret Hoca’nın gerici ve yobaz camiasıyla ilişkilere girmesinin etkisiyle düşüncelerini meslektaşı Zeytin’e açıklıyor, lakin bunu hayatıyla ödüyor; çünkü Zeytin, onun kendilerini Nusret Hoca’ya ihbar etmesi hâlinde, Nusret Hoca ve müritlerinin baskınla her yeri yakıp yıkabileceklerini düşünüyor. Daha sonra Enişte’yi de katledecek Zeytin’in yani katilin ortaya çıkarılması sahnesi akıl dışıdır. Padişahtan, baş nakkaş üstat Osman’la birlikte katili tespit etme talimatı alınca çalışmalarını aralıksız sürdüren Kara, (Kara’nın teyzesi Enişte’yle evlidir, romanın sonunda, Kara da Eniştenin kızı Şekure ile evlenerek onun damadı olur ki olay esnasında yeni evlidir,) katil zanlıları nakkaşlar Kelebek, Leylek ve Zeytin’le cinayetin failini ortaya çıkarmaya çalıştıkları sırada, üçü birden ansızın aralarında anlaşıyorlar ve fısıldaşıp Zeytin’in üzerine çullanıyorlar; bilahare kıskıvrak yakaladıkları Zeytin’in gözlerini sorguç iğnesiyle kör ediyorlar. Ne ilginçtir, gözlerinin kısa süre sonra kör olacağını anlayan Zeytin suçlarını itiraf ediyor. Bir cinayetin böyle aydınlatılamayacağını bilmek için polis veya jandarma olmak gerekmez. Öte yandan, insanın kaybedecek şeyi kalmayınca bülbül gibi şakıması yerine, tam tersine hiç konuşmaması daha yüksek olasılıktır. Bilhassa herkesin birbirinden şüphelendiği bir ortamda, üç kişinin hangi nedenle dördüncünün katil olduğuna hükmettikleri bilimsel açıdan bir muammadır. Ölülerin, ağaçların ve renklerin dahi konuşabildiği tuhaf eserde, bilhassa o çağın resim sanatı incelenmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kitabı Siyonist teşkilattan bir yamuk mu, yoksa Nişantaşı eşrafından Mister Pamuk mu yazmış, ciddi kuşkularım var. Zeki, bilgili ve Orta Doğu tarihi üzerine okuyup araştırmayı seven Mister, yaşamı boyunca halkın arasına hiç bir zaman karışmadığı, ekmek parası için bir damla olsun ter akıtmadığı için toplum genelinden çok farklı birisidir ve yapıtlarında da böyle tipleri kaleme alıyor. Buna mecbur, zira kıçını yırtsa bile alelade yurttaşların yaşam koşullarını tahayyül edemez.
Mademki yazar 301’den yargılandığı esnada muttali olduğumuz üzere düşünce özgürlüğünün en ateşli savunucularından birisidir; kendisini toplumsal fenomen konumuna getirmek isteyen yayınevi hakkındaki samimi görüşlerimi de anlayışla karşılayacaktır. Böylece kimlerin desteğiyle bu merdivenleri tırmandığı belki anlaşılabilir. İlk romanını yazdıktan sonra ödül de almasına karşın yayınlatabilmek için üç buçuk sene bekleyen Mister’in dosyalarını kitaplaştıran ve onu yıllar önce Can Yayınları’ndan transfer eden İletişim Yayınevi, eserlerinde Osmanlı tarihine yer vermekten hoşlanan yazarlara kapısını ardına kadar açıyor. Kitap kurduyum, buna rağmen, Arapça kelimelerin fazlalığından daha yirminci sayfasına varamadan illallah deyip elimden bıraktığım, aynı yayınevinin eserlerinden olan İhsan Oktay Anar’ın “Amat’ı” başyapıt olarak lanse ediliyor. Savunduğu emekçi zümreyi bırakalım, ömrü boyunca içinde yaşadığı burjuva ideolojisinden bihaber olan Murat Belge’nin direktörlüğündeki İletişim Yayınevi’nin bünyesinde, sözüm ona sosyalist çizgiyi savunan Birikim Yayınları da yer alıyor. Birikim Dergisi genel yayın yönetmeni Ömer Laçiner, NTV’de 17 Ekim 2006 tarihinde Can Dündar tarafından hazırlanıp sunulan “Neden“ programında, “Milliyetçilik Neden Yükseliyor?“ konulu programa katılmış, gene İletişim’den çıkan bir kitabıyla MHP uzmanlığına soyunduğunu yıllar önce ilan eden fosyalist editör Tanıl Bora da, aynı programda bizim gibi cahilleri bilgilendirmişlerdi. O Tanıl Bora ki futbol oyun kurallarını öğrenmeden futbol hakkında ahkâm kesebiliyor, hatta karaladığı manasız cümleleri okurlara kitap diye sunabiliyor. Tıpatıp arızalılara benzeyen tipi, bu spor branşında ofsayta düşmesini sağlıyor, başka mecralara akmasını tavsiye ederim. “Birikim Dergisindeki yazılarıyla bizlere sosyalizmin güzelliklerini açıklayan bu fosyalistler, Orhan Pamuk’un arkasında duruyorlar,” desem, kitabında sürekli birbirlerinin arkasına geçen ibnelerden dem vuran bir yazara laf çaktığımı sanabilirsiniz; o hâlde böyle bir tanımlamadan uzak durayım. Gene de tüm kalbinizle, “Yetmiş milyon Türk, hep beraber onun ve ekibinin arkasındayız,” derseniz, paşa gönlünüz bilir. Bir şahsın hem milliyetçi hem sosyalist çizgide uzmanlaşabilmesine şaşırmayın, çünkü İletişim Yayınevi sol gösterip sağ vurma mevzularında ustadır. Literatüre şovenist Marksistler diye yeni bir deyim armağan eden ve ilkesizliği ilke edinen şahısların desteğiyle, Nobel ödüllü yazarımıza daha nice ödüller verilmesini bekliyorum.
İçimde ukde kalmasın, kusarsam belki rahatlarım: Mister Orhan Pamuk halk çocuğuysa, benim ne çocuğu olduğum tespit edilsin; yok ben halk çocuğuysam, onun ne çocuğu olduğu belirlensin.
Şenol Onay
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Horgeneral & Reziliazam
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Media diyor ki; 4 Nisan günü 12 Eylülcüler yargılanacakmış... |
|
| Devamı... |


Bugün 12 Eylülcüler'i, 12 Eylül anti-demokratik kargaşasını yaratanları yargılama günüymüş... İşit de, inanma !... Duy da, kanma !... Son yıllarda yaşadığımız "ileri-demokrasi" düzeni, siyasetle,
