Selma ERDAL'dan 14 Şubat için dizeler...
14 Şubat Sevgililer Günü Diye; İstedim ki Birazcık da Aşk Düşsün Gündeme… SELMA’NIN ELMA’SI
Elma’mın yarısı nerede diye
Düştüm yollara
Düşüm yalnızca
İçindeki kurtlarıyla da olsa
Elma’mın yarısını bulmaktı…
İşte böylece başladı
Benim aşk öykülerim
Öykülerimle birlikte öykünmelerim
Yakınmalarım
Bazen yüreğimi sakınmalarım…
Gün oldu;
Yürekler dolusu sevdim…
Gün oldu;
Gözlerim yaş doldu
Aşka sövdüm…
Yine de yılmadım
Her sevgilide bir adım
Daha da yaklaştım
Elma’mın yarısına…
Onu bulduğumda
İçine kurtlar girmiş olsa da
Elma’mı yedim, tadına vardım
İşte o anda
Adam’ın öcü adına
Cennet’den kovuldum…
AÇLIK
Kişiliğimi
Hem de dişiliğimi
At başı koydum yola
Ne biri geri kaldı
Günden, gündemden
Ne bir diğeri aç kaldı
Ten’den, er’den
Yine de;
Yalnızca doymak uğruna
Yoksun kalmadılar erdemden
SERÇELER VE BEN
Dışarıda acının acısı bir ayaz
Göğün gözü yaşlı
Çıplak dalda iki serçe
Çocuksu masallarımın sıcaklığı
Bir avuç ekmek kırıntısını
Öpücüklerle onlara üflüyorum…
Yerlerde kuru yapraklar
Her adımda hışır, hışır
Çıplak dalda iki serçe
Soğuktan kıpır, kıpır…
Buğulu camın ardında ben
Gözlerim yoluna tutsak olmuşken
Serçecikler ayazda
Yüreğim yalnızlıklarda…
Çıplak dalda iki serçe
Sokuldukça bir diğerine
Yokluğunla üşüyorum
Say ki çıplak dala konmuşum
Vurulup bir taşla, daldan düşüyorum…
AŞK TEKERLEMESİ
Bir gülücük
Bir sözcük
Bir öpücük
Derken aşıksın…
Dalda çiçek
Çiçekte böcek
Gönlün kelebek
Sıkı dur uçacaksın…
Dilde yalan
Sensin kanan
Artık uyan
Bak şimdi ağlayacaksın…
Acını sindir
Öfkeni dindir
Onu gönül tahtından indir
Yeni bir aşka başlayacaksın…
SÖZLEŞME
Delilik değil de ne
Yaşamla sözleşme yapmak ?
Dingin, durgun
Biraz da yorgun bir sözleşme
Kurallar adına
Bir de ussal bir eşleşme
Aşka yenik düşmeden
Köşe başlarında gülüşmeden
Ardından çalan ıslıklara aldırmadan
Şöyle işvelice eteklerini savurmadan
Çapkın öpücüklerle dudaklarını kavurmadan
Ar, namus, haya
Ve tüm yasaklar uğruna
Dingin, durgun
Biraz da yorgun bir sözleşme
Doğrusu ya pek tekdüze
Hiç de bana göre değil…
UYKUDA
Dün gece bir sandalda
Sen ve ben
Dalgalar arasında
Karanlık sulardan aktık
Bazen sular kıyılara taştı
Bazen de zemin toprakla taştı
Ara sıra uyandıkça gecenin yarısında
Yatağımda bir yastık, bir yorgan
Bir de ben sensizliğinden korkan
Daldım yeniden uykuya
Sığındım sandalda geçen düşüme
Buyruk verdim benliğime
Hiç değilse düşlerde yalnızlıktan üşüme…
EYLÜL
Her Eylül ayında,
yüreğimde bir fırtına
Belki de sonlanan yaza
yönlenen bir hüzün
Ve içimde tedirginliği gelen güzün
Soluğum tutulmuşçasına ürkerdim…
Doğadaki yaz bitimi
İnsan yaşamındaki bitimi
çağrıştırırdı bana
Ta ki bu yaz rastlayınca sana
İlk kez Eylül beni hiç ürkütemedi…
Sonbahar’a dönen doğanın renklerinde
İlkbahar’ın yenilenişini yakaladım
Senin sevginin verdiği güçle
Karanlık duygularımı akladım
Senli-benli yaşamı
Ölümden çok, bize sakladım…
İmza: Kırkından sonra aşka düşen kadın
AŞKIN MATEMATİĞİ
Olasılıklara bıraktım umutlarımı
Olmazlığın “sıfır”
Olurluğun “bir” olduğunu unutarak…
Yüzdelerle avundum
Savumdum yokluğunu
Koy verdim gönül tokluğumu bilinmezlere,
Belkiler “bekle” dediler…
“Sıfır”la “bir” yarıştı
Yüreğimle usum kapıştı
Yenilgi “bir”in
Yengi “sıfır”ın oldu
Bu süreçte
Son veriler gösterdi ki;
Aşkımız öldü…
Selma Erdal; Bursa
DUL KADINLIĞA AĞI YA DA ÖVGÜ
Ün yoktu yaşamımızda, ama sevgi vardı
Soframızda yoksulluk sarp dağlara yağan kardı
Mutluyduk çoluk, çocuk evcilik oynarken
Evin ekmeğini getiren kocalarımız, en güvenilir yardı…
Bir gün ölümlere, ayrılıklara yenik düşünce evlilikler
Uzaklaştı dişiliğimizden o büyülü evcillikler
Böylece benliğimizi bireysel özgürlükler sardı…
Nasıl da siliniverdi belleklerimizden
İki ters, iki yüz ilmik, ilmik yün örgüleri
Nakış, nakış işlenmiş ak bezlerden yastık örtüleri, sargıları
Uçup gidiverdi kulaklarımızdan
Komşularımızın dul kadınlar için söylenmiş yergileri
Bu başımızdakiler sevi yelleri değil, Tanrı vergileri
Diyerek; başkaldıramadan yazgımıza
Sil baştan daldık, yaşamın en ortasına…
Acımasız toplumsal kurallar adına, tanınmasa da yetkeler
Beynimizi ya da bedenimizi kullanmada elimizdeydi yetkiler
Suskun kalsak da yalnızlığımızla yaşamda da yatakta da
Vurgun yemiş uslanmaz yüreğimiz her an atakta
Sonu hüzünle bitecek aldanışlar için
Ava giderken avlanacağı yepyeni bir avda…
MUM IŞIĞINDA
Mum ışığında sevişmek hoşluk verdi
İşin gerçeği; elektrik parası kesemi gerdi
Yine de güzeldi
Mumun titrek ışığında öpüşmek yarla
Sokaklar örtülse de Bursa’da karla
İçim sıcacıktı…
DOĞUM SANCISI
Çektiğim doğum sancısı
Anneme başkaldırışımın bedelidir
Oysa söylemişti
Düşerse yüreğin sevgilere
Bedenin de yataklara
Çekeceksin
Çekeceksin, kurtuluşu yok…
Bir zamanlar
Bütün anneler de kızdı
Onlar da başkaldırmışlardı
Önceki annelerin deneyimlerine…
Şimdi böyle yıldıklarına
Bir de çok bildiklerine aldanıp da
Sanılmasın ki
Düşmedi yürekleri sevgilere
Bedenleri de yataklara
Öfkeleri;
Yıllarla kayıp giden yitiklere…
Bugün;
Buzlanmış yüreklerini
Buruşmuş tenlerini
Okşuyor olsaydı erkekler
Sorun bakalım bir kez;
Yeniden doğum sancısı çekmeye
Olmaz mı derler ?...
YEM
Dokunasın diye usanmadan
Kibrit kutunla değiştirdim kendimi
Sana sezdirmeden, utanmadan
Ne yazık ki boşalmıştı içi
İçim gibi
O sigaraya yem
Ben yalnızlığa…
AŞK YARASI
Bir giz olmasın yaşam
Kadınla erkek
Çiçekle böcek arasında
Gönlüm bir aşk yarasında
Kanayıp giderken
Dokunmadığım eller bile
Silebilsin göz yaşlarımı
Ezgiler söylensin
Sonsuz aşklar için
Umut olsun sözcükler
Yeni gönül oyunlarına
Yenilmesin yüreğim
Sıradan bir aşk yarasına…
ALTMIŞLARIN DELİKANLISI
Sen İstanbul’sun benim için
Siyah-beyaz Türk filmlerinde kalan
Altmışların delikanlısı…
Köprü altı çocuklarıyla balıkçıların
Marmara’nın gümüş sularında oynaştığı
Beyoğlu sokaklarına kan tükürenlerle
Pırıltılı ışıklarına para dökenlerin
Bir şarap şişesinde kaynaştığı İstanbul’sun…
Emirgan’da bir bardak çayın
Şehir hatlarında şekerli yoğurt Kanlıca’nın
Damaklarla birlikte dostlukları tatlandırdığı
Kaldırım yosmalarının
Otuzbir yerinden bıçaklandığı İstanbul’sun…
Yeni Cami önünden yoksulun ekmeği
Güvercinlerin elli kuruşluk darısı
Galata Kulesi’nden Ümit Yaşar’a oğul acısı
Karaköy’den erkeklere boyalı Çingene gacısı
Sulukule’den bıçkınlara oturak gecesi
Taşından toprağından altın bilmecesi sunan İstanbul’sun…
Sen İstanbul’sun benim için;
Dertlerin çilingir sofrasına meze yapıldığı
Düşlerin Yeşilçam’dan yaşama katıldığı
Evden kaçan kızların otel odasında basıldığı
Umutların bir pula satıldığı İstanbul’sun…
Maçka Parkı’nda çimenlerin gizlediği sevişmeler
Karı-kız dalgasına bitirimce sövüşmeler
Henüz başlamamışken halk adına
Halktan uzak devrimci savaşmalar
İşte sen o günlerin İstanbul’usun…
Bugün;
Boğaz’ın gümüş sularının rengi
Vursa da saçlarına
Genç kızların memeleri,
Dolmasa da avuçlarına
Mavi-yeşil gözlerindeki o sönmeyen ışıltı
Dudaklarındaki o çapkın gülüş
Anılarından bu afili geliş
Olsa da yaşadıklarının yarısı hoş bir yalan
Sen yalnızca siyah-beyaz Türk filmlerinde kalan
İstanbul’sun benim için, altmışlı yılların delikanlısı…
DÜĞÜN DERNEK DEDİĞİN
Kızına çaputtan başka verecek neyi vardı?
O da böyle görmüştü anasından
Şimdi böyle güneşe karşı balkonda
Salkım saçak battaniye yorgan
Düğün dernek öncesi
Genç kızlıktan kadınlığa geçişin sancısı
Kız anasının evinde çeyiz çimen sergisi…
Tığlarla işlenmiş oyalar
Nakış, nakış çarşaflar, bohçalar
Görünüşte pek de hoşçalar
İkiyüzlü gülücüklerin ardına gizlenmiş
Gelin kaynana sevgisi…
Alt tarafı öpüşme, bir demlik sevişme uğruna
İlle de evliliğe koşullandırılan şu kız
Anaların elinde oyuncak, nasıl da yalnız
Biri der ki; kız evi, naz evi
Kızım için ne istesem az
Oğlanınki hayıflanır;
Bitmez bunların istekleri, borçlara yaz da yaz
Konu komşuya ne ola ki?...
Dilde dedikodu, küçümseme, alay, eleştiri
Yiyip, içip, eğlenmekse onların işi…
Sıra gelince erkeklere;
Komşuların payına düşen
Kafaları çekip, çengi oynatmak
Babalarınkine;
Masraflardan bunalıp, para saymak
Damadınkineyse;
Kanlı çarşaf için, gelini soymak…
İşte böyledir yöremizde düğün dernek,
İşte böyledir töremizde düğün dernek…
TELEVİZYON ÇOCUĞU
Daha sekizindeyken algılayamamıştık
İlk kez okuduğumuzda
Binbirgece Masalları’nın şehvet çağrılarını
Ne zaman ki duyumsadık
Yürek yaralarının yanı sıra, tensel ağrıları
“Sorsunlar bir kez, kim yalanlayabilir ki?”
Büyükleri gözetleyerek öpüşmeyi öğrendik
Yeşilçam’la bilgimiz de ilgimiz de gelişti
Ağaçların kuytusunda kimler, kimler sevişti?...
Eteklerimize kandan önce
Çimen yeşili bulaştı
Giysilerimizin üstünden
Libidomuz doruklara ulaştı
Bugün böyle sana öğütler veren
Şu erdemli anan, baban
Henüz saygın bir yetişkin olmadan
Neler yaşadı bir bilsen televizyon çocuğu ????...
SANDIK
Yoksa yeniden gelin olmayı mı düşlerdi?...
Çeyizleri dururdu naftalin kokulu sandıkta
Biz de gelenek böyledir sandık da
Sustuk annemize gündelik odalarda…
Konuklara ayrılanlar sanki müzelik
Açılmaz kapıları, dokunulmaz örtülerine
Soframızda takımı bozulmuş tabaklar
Dilde; “Gündeliği güzel olanın,
Yabanlığı olmazmış” söylencesi…
Kurtuluş var mıydı ölümden?...
Yaşamdan ertelenmiş keyifleriyle
Sarılıp gittiler beş metrelik kefenle
Ardlarından kaldı;
Çeyizlerde dolu ceviz sandık
Biz de gelenek böyledir sandık
Nasıl da kandık, onların bu tatlı yalanlarına ?...
MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇİZMEK ÜZERİNE
Ben mutluluğun resmini,
İşin kolayına kaçmadan çizdim Nazım Usta !…
Ölüm Meleği’ne kaptırınca eşimi,
Tezden sildim gözümden yaşımı
Aradım, buldum işimi
İki bebeme aş pişirdim…
Ben mutluluğun resmini,
İşin kolayına kaçmadan çizdim Nazım Usta !...
“Eksik etek” dul kadın olup, boynumu bükmedim
Koruyun, kollayın diye çevreme bakmadım
Ölenimin ardından ağıtlar yakmadım
Yüreklice direndim yaşama
Hele ki; neden geldi bunlar başıma
Diye yakınmadan;
Aldım kalemi elime
Yazgımı sil baştan yazdım…
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Demokrasi Getirmek |
|
| Devamı... |


ABD, nükleer silah bulundurduğu gerekçesiyle Irak’a girdi. Bulamayınca bu sefer “Demokrasi getireceğim” dedi, 1 milyona yakın insan, hayatını kaybetti ve sonuçta Irak ikiye bölündü.
