Havran'da Zeytin Kokulu Kadınlar
Çıkmaz sokaklar ve her çıkmaz sokağın başında ya da sonunda bir kadın. Sanki sokağın koruyucusu ve bereketi. Ya bir elinde sepeti, ya kapı önünde elinde süpürgesi... Güne hazırlanıyor.
Pazar yerleri kuruldu ilk ışıklarla birlikte. Ekmek kapısı, pazar yerleri. O nasırlı ve kınalı ellerde günün telaşı, günler öncesi hazırlıklarının alıcıya sunum çabası... Eller yüreklerde. Soru, acaba ne kadar satabileceğim sorusu.
Havran Balıkesir’in en eski zeytin ağaçlarına sahip küçük bir kasabası. Daracık sokakları, birbirine bakan eski tip panjurları, kapalı veranda tipi balkonları, o eskitilememiş kapı tokmakları, kasabanın ortasını süsleyen koca çınar ağaçlarıyla, değişimin çirkinliğine pek de izin veresi yok. Direnmeye devam edecek inancı, veriyor insana. Saygı ve heyecanla “bekler, görürüm” dedirtiyor adeta.
Havran’da her tüten ocaktan, her dikilen ağaçtan, her meyveye tutan bitkiden, her renk, her desenden gökkuşağı kadar güzel, kadınlarımızın elleriyle, avuç içleriyle buluşmaya geldim. O eller, Anadolu ‘mun kadınlarının elleri. O eller, kına kokar. O eller, toprak avuçlar. O eller, üşür, bazen büzüşür. Değince tenine için acır, o eller bereket olmuştur, kremi toprak olmuşluğun hışırtılı okşayışını taşır. Sevda olmuştur, dostluk olmuştur, sevgi olmuştur, yürekten kopup gelen sevdayla sarar okşar. Okşayışında kendinden bir şey akıtır sana; tüm kuraklıkları suya, tüm soğukları sıcağa dönüştüren bir şey... Sanki yarar bağrını, içine oturtur seni. İçlerinde sakladıkları güzellikleri parmak uçlarıyla yarattıkları titreşimlerle aktaran piyano başındaki kadınlar kadar yaratıcı, kemancı kadınlar kadar duygulu, derin. Aynı şekilde yeniden yaratmayı sevgiyle başaran, paylaşan kadınlar. Bizim kadınlarımız.
Tarla aralarında koşuşturdum o ellere, avuç içlerimi daha çok koyabilmek için. Kimine göre zeytine mitolojide, kimine göre de sofrada renk renk duruşunda bakar, bakar ve o ellere, o parmak uçlarına koşarsın. Zeytin, o ellere, o parmak uçlarına davet eder seni... Beni etti, bilirim.
Havran’da koca yıllık zeytin ağaçlarına baktım uzun uzun.
Bazen birbirine kenetlenmiş, insan motifleri görürsün.
Bazen doğurmaya hazır, gebe kadındır gördüğün.
Bazen ayrılmaz bir parçası olan yavrusunu, sırtına sarmış yola vurmasına yoldaşlık edersin.
Bazen, bakarken gövdelere, birlikte ihtiyarlamanın eğilen belinde, sevdanın gözbebeklerinin çok derinlerinde ve birbirini ışınlamasında bulursun kendini.
Bazen, kendi içinde aynı kökten gelen, büyük bir aile oluşun gururlu duruşunu görürsün; o gövde öylesine görmüş geçirmiş ki... Bir baloda vals ederken gizlice yakalanışına tanık olursun.
En usta heykeltıraşı bile kıskandıracak kadar bir sarılmayı, sarıldıkça içindeki öz sularla sımsıcak ıslanmayı, ıslandıkça insan olmayı ,yani kendini yenilemeyi, yani sevmeyi, sevdayı gökyüzünde buluşturursun.
“Beni ne kadar da kessen, içimden yeniden filizlenirim.” diyen zeytin ağaçlarını görmek hep mümkün Havran’da. “İçim oyulsa da köklerim sağlamdır. Ben tarihim, söküp atamazsın.” diyen direnci. “Gövdem eğilir üstüme sırıkla vurmandan” diyesi gelmiş ama yinede kararlı köklerini yok ettirmemeye, hep yeniden ve kendi içinden doğmaya, yeminli yeniden, yeniden büyüyen bir aile olmaya...
“Bu sene yok senesi. Tayfa az çıkarıyoruz. Çoğu kez kızanlarla topluyoruz zeytinlerimizi.” diye anlatıyorlar boynu bükük. “Aşımızda da zeytin yağı var, saçımızda da.” Anlarsak, zeytin onların her şeyi. Biraz düşünürsek, yalnız onların mı? Dünyanın bir ucundan diğer ucuna, yayılmış, almış başını gitmiş değil mi?
Onca yıllara bağrını deldirerek ayakta duran köklerine sarılmış, sanki aşılanır gibi yeniden filizlenmek için, yeniden dünyaya merhaba demek için öz suyunu salmaya devam ediyor Havran’da zeytinler.
“Atalarımızdan kaldı, yedi ceddimiz bu işi yaparız.” diyen, eli nasırlı, tırnağı kınalı kadınlarımızla buluşmanın, el ele tutuşmanın, avuç içlerinde bütünleşmenin tadını içime çekmeye doyamadım.
Zeytin gibi kokularını giyindim tenime.
“Güzelliklere tutkunun adı hep sevdadır...”
Pazar yerleri kuruldu ilk ışıklarla birlikte. Ekmek kapısı, pazar yerleri. O nasırlı ve kınalı ellerde günün telaşı, günler öncesi hazırlıklarının alıcıya sunum çabası... Eller yüreklerde. Soru, acaba ne kadar satabileceğim sorusu.
Havran Balıkesir’in en eski zeytin ağaçlarına sahip küçük bir kasabası. Daracık sokakları, birbirine bakan eski tip panjurları, kapalı veranda tipi balkonları, o eskitilememiş kapı tokmakları, kasabanın ortasını süsleyen koca çınar ağaçlarıyla, değişimin çirkinliğine pek de izin veresi yok. Direnmeye devam edecek inancı, veriyor insana. Saygı ve heyecanla “bekler, görürüm” dedirtiyor adeta.
Havran’da her tüten ocaktan, her dikilen ağaçtan, her meyveye tutan bitkiden, her renk, her desenden gökkuşağı kadar güzel, kadınlarımızın elleriyle, avuç içleriyle buluşmaya geldim. O eller, Anadolu ‘mun kadınlarının elleri. O eller, kına kokar. O eller, toprak avuçlar. O eller, üşür, bazen büzüşür. Değince tenine için acır, o eller bereket olmuştur, kremi toprak olmuşluğun hışırtılı okşayışını taşır. Sevda olmuştur, dostluk olmuştur, sevgi olmuştur, yürekten kopup gelen sevdayla sarar okşar. Okşayışında kendinden bir şey akıtır sana; tüm kuraklıkları suya, tüm soğukları sıcağa dönüştüren bir şey... Sanki yarar bağrını, içine oturtur seni. İçlerinde sakladıkları güzellikleri parmak uçlarıyla yarattıkları titreşimlerle aktaran piyano başındaki kadınlar kadar yaratıcı, kemancı kadınlar kadar duygulu, derin. Aynı şekilde yeniden yaratmayı sevgiyle başaran, paylaşan kadınlar. Bizim kadınlarımız.
Tarla aralarında koşuşturdum o ellere, avuç içlerimi daha çok koyabilmek için. Kimine göre zeytine mitolojide, kimine göre de sofrada renk renk duruşunda bakar, bakar ve o ellere, o parmak uçlarına koşarsın. Zeytin, o ellere, o parmak uçlarına davet eder seni... Beni etti, bilirim.
Havran’da koca yıllık zeytin ağaçlarına baktım uzun uzun.
Bazen birbirine kenetlenmiş, insan motifleri görürsün.
Bazen doğurmaya hazır, gebe kadındır gördüğün.
Bazen ayrılmaz bir parçası olan yavrusunu, sırtına sarmış yola vurmasına yoldaşlık edersin.
Bazen, bakarken gövdelere, birlikte ihtiyarlamanın eğilen belinde, sevdanın gözbebeklerinin çok derinlerinde ve birbirini ışınlamasında bulursun kendini.
Bazen, kendi içinde aynı kökten gelen, büyük bir aile oluşun gururlu duruşunu görürsün; o gövde öylesine görmüş geçirmiş ki... Bir baloda vals ederken gizlice yakalanışına tanık olursun.
En usta heykeltıraşı bile kıskandıracak kadar bir sarılmayı, sarıldıkça içindeki öz sularla sımsıcak ıslanmayı, ıslandıkça insan olmayı ,yani kendini yenilemeyi, yani sevmeyi, sevdayı gökyüzünde buluşturursun.
“Beni ne kadar da kessen, içimden yeniden filizlenirim.” diyen zeytin ağaçlarını görmek hep mümkün Havran’da. “İçim oyulsa da köklerim sağlamdır. Ben tarihim, söküp atamazsın.” diyen direnci. “Gövdem eğilir üstüme sırıkla vurmandan” diyesi gelmiş ama yinede kararlı köklerini yok ettirmemeye, hep yeniden ve kendi içinden doğmaya, yeminli yeniden, yeniden büyüyen bir aile olmaya...
“Bu sene yok senesi. Tayfa az çıkarıyoruz. Çoğu kez kızanlarla topluyoruz zeytinlerimizi.” diye anlatıyorlar boynu bükük. “Aşımızda da zeytin yağı var, saçımızda da.” Anlarsak, zeytin onların her şeyi. Biraz düşünürsek, yalnız onların mı? Dünyanın bir ucundan diğer ucuna, yayılmış, almış başını gitmiş değil mi?
Onca yıllara bağrını deldirerek ayakta duran köklerine sarılmış, sanki aşılanır gibi yeniden filizlenmek için, yeniden dünyaya merhaba demek için öz suyunu salmaya devam ediyor Havran’da zeytinler.
“Atalarımızdan kaldı, yedi ceddimiz bu işi yaparız.” diyen, eli nasırlı, tırnağı kınalı kadınlarımızla buluşmanın, el ele tutuşmanın, avuç içlerinde bütünleşmenin tadını içime çekmeye doyamadım.
Zeytin gibi kokularını giyindim tenime.
“Güzelliklere tutkunun adı hep sevdadır...”
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Referandum |
|
| Devamı... |




Ulusların hayatında kırılma noktası denebilecek olaylar yaşanır bunlar bazen iyiye bazen kötüye doğrudur. Örneğin: 1974 “barış harekatı” ülkemiz için iyiye kırılma noktası iken 1980 darbesi kötü gidişe kırılma 