1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Vah Bize

Yazdır E-posta

Ayşe Gürocak - 20 Mayıs 2004

Altı Nokta Körler Vakfı’nın beşincisini düzenlediği halk müziği, Türk sanat müziği ve pop müziği dallarında Türkiye çapındaki ses yarışmasının finalini izlemeye giderken daha Vakıf binalarının girişindeki yolda, günün heyecanını paylaşmanın tatlı, neşeli havasıyla karşılaştım.

Biz gözleri sağlam olanlar, ne zaman engellilerle bir arada bulunacağımız ortamlara girecek olsak, içimizde bir eziklik vardır. Bu eziklik kaba çizgileriyle şu duygu ve düşüncelerden oluşur: Görme engelliler “onlar”ken gözleri sağlam olan bizler “biz”izdir ve onlar, “hep birilerine ihtiyacı olan insanlar”ken, biz bu ihtiyacı karşılamak üzere kendi elimizin onlara uzanmasındaki kısalığı onlarla paylaştığımız bu zamanlarda fark eder, utanır, eksikleniriz. Üstelik bir arada bulunduğumuz zamanlar da sınırlı olduğundan, birlikte olduğumuz zamanlarda nasıl konuşup ne diyeceğimizi bilemez, elimizi kolumuzu nereye koyacağımıza karar veremez bile oluruz; tecrübesizliğimiz adeta eteklerimizden, paçalarımızdan akar, havada hissedilir bir hal alır.

Merdivenlerden çıktım. Yolu, odaları önceden biliyordum. Birden Mehmet’le karşılaştım.”Hocam, bak neler oldu bu son günlerde, biliyor musunuz?” diyerek, başladı anlatmaya: “Ben 15 senedir santral memuruyum. Ama şimdi terfi ettirdiler, ‘Sen artık telefon tamir bölümünde çalışacaksın.’ dediler. Kör ne anlar eğitimini dahi almadığı bir konudan hem de telefon tamirinden.”. Mehmet, bir yandan anlatıyor, bir yandan da 15 yıldır çalıştığı bölümden alınıp tamirat işine verilmesinin komikliğine gülüyordu. Hacı, aldı sözü ve devam etti: “Ya ben hocam? Geçenlerde bir gurup kör arkadaşla İstanbul’da İstiklal caddesindeyiz. Yanımdakine soruyorum, ‘Biz şimdi nerdeyiz?’...” Bir başka arkadaş bir başka öyküyle sürdürüyor konuşmayı: “Bir gün Fenerbahçe maçına gittik. Körüz diye bizi sahanın içine aldılar. Kulağımda radyo, maçı da dinliyorum. ‘Bravo Tuncay, hadi!” diye tezahürat yapıyorum. Bizi içeri alan görevli geldi, ‘Hani sen görmüyordun?’ diye suçüstü yapmışçasına seslendi. Bende cevap, ‘Kör müsün, kulağımda kulaklık radyo dinliyorum?’” Bunları anlatırken kendilerinden öyle eminler ki, körlükleriyle dalga geçebiliyorlar...

Etkinlik TRT’den uzman müzisyenlerin oluşturduğu bir jüriyle gerçekleşti . TRT’nin Türk sanat müziği bölüm müdürünün gözleri sessiz bir orkestra gibiydi; heyecanını saklayamıyor, bekli de bu kadar sade yeteneğin içinde gerçek kendini buluyordu. Belli mi olur? Vakfın yönetiminden Fatma’nın oğlu Ali, kızı Özlem, Kemal Dok’un kızı Deniz, ortada fır fır dolaşıyorlardı, yıllarca yaptıkları işe öyle sevgi katmışlar ki ışığın etrafında dönen pervaneler gibiler. Ali’nin küçüklüğünü bilirim, memur eylemlerinde görmeyen anne ve babasının elinde onların el ve yürek bastonu olduğu yıllardan bilirim Ali’yi. Fatma’ya sordum, “Nasıl büyüttün bunları?”. Fatma bana, “Vallahi zor olmadı, her şeyin yerini öyle bilirdim ki çocuklar şaşırırlardı. Tabii bunda körler okulunda aldığım eğitimin rolü çok büyüktü. Yalnız öğretimlerinde katkı veremediğim için onlar da ben de zorlandım.” dedi.
 
Program Türk halk müziği finaliyle başladı. “Yazımı kışa çevirdin”, “Ey sevdiğim sana şikayetim var”, “Yeşil ördek gibi daldın göllere” ... Salondaki izleyicilerin sayısı değil onları ilgilendiren. Yaptıkları işi öylesine önemsiyorlar ki, onları ve orayı aydınlatan salonun ışıkları değil, onların usta saz ve sözleriydi Adana yöresinden Halit Arapoğlu‘ndan alınan bir uzun hava “kader gemisi” türküyle bizi aldı götürdü kendini çok aradığı köyünün yollarına. Hiç bozulmayan şivesiyle kaç kez o yollarda tökezledi, kaç kez yoluna yolcu çıksın bekledi ve sesiyle Halit Arapoğlu ile buluştu, buluşturdu.
 
Türk sanat müziği dalına geçildiğinde, program Hacı Arif’le açıldı. İlk şarkı “Şimdi uzaklardasın” Hüzzamla sürdü. Pof.Dr.Yaşar Bedük‘ün bir eseri olan “Mehtap gece sessiz süzülüp gökten inerken” söylenirken, yanıbaşımdaki usta şaşkın, seslerden büyülenmiş, durmadan tekrarlıyordu: “Ah bir de sanat eğitimi alabilseler, ne şaheserler çıkacak.” Bir kızımız yaşama şarkılarla tutunmanın keyfini taşıdı bize: “Rüzgar söylüyor, şimdi o yerde bizim eski şarkımızı”. O söylerken şarkısını, kendi de bir kere daha unutmuştu ortopedik özrü ve körlüğü; ne ortopedik özür ne de körlük anımsatıyordu şarkılarda hayat!

Pop şarkılarına geçildiğinde, Ferda adlı genç bir kızımız kendi şiirini okumak istedi:

ESMER YARİM!
HANİ OLUR YA;
ÇÖKÜNCE BİRDEN,
NASIL TİTREYİP KORKUYORLAR SENDEN.
AMA BEN KORKMAM KORKMADIM BLÖFLERDEN!
BİLİRİM BÜTÜN ZAYIF NOKTALARINI.
UTANIRSIN BENDEN BİR SUÇLU GİBİ.
OYSA ÇIPLAKLIĞINI BİLİRİM.
BİR YAR GİBİ,
HER GECE AYNI
TANIDIK BİR DİYAR GİBİ.
GEZERİM SOKAKLARINI HER SABAH AYNI
EZBERE BİR ŞİİR GİBİ, OKURUM MISRALARINI.
ESMER YARİM!
BİL Kİ BEN SENİ KİRPİKLERİM KADAR BENİMSEDİM.
 
Körlükleriyle dalga geçebilecek kadar kendini aşmış, dün çocuklarını kanatları arasına almışken bugün çocuklar göz olmuş ana-babasının görmeyenliğine. Ya bizler? Vah bize! Ellerimizi ne zaman nereye uzatacağımızı bilemeyen, bize uzanan elleri boş da bırakabilen bizler! Sorumluların boş koltuklarından dönüp gelen bir sesti kulağıma: “Vah bize, bu zenginliği paylaşamayan bize!”

O heyecan dolu sesleri, dimdik duran başları, nefes alışverişleri, sahnede ince, narin, süzülürcesine duruş ve söyleyişleri... Söyleyecek söz bulamıyorum, bu nasıl icra? Sanki uzun yıllar sahne deneyimleri var. Oysa hiçbir eğitim almadan oradalar; yeteneklerine sevgi katmışlar, işlerini, kendilerini ve toplumu önemsemişler. Görülmeye öylesine değerdi ki! Siyasetçilerden telgraflar geldi, okundu. Ben, sayın Genel Başkanım Bülent Ecevit’e bir kez daha şükranlarımı sunuyorum, böyle bir davete bana Partim adına katılma şansını verdiği için.


 

 

Seçme Haber

Makam Aracı Önergesi

14 Nisan 2010 tarihli yazılı soru önergemde, "Kamuda kullanılan araçların ve makam otomobillerinin sayısı vatandaşlarımız arasında sürekli merak konusu olmuştur. Ancak bu konudaki

Devamı...